background img

The New Stuff

Artık her sabah daha kolay kalkıyorum yatağımdan. Aynanın karşısında daha fazla bakıyorum kendime, daha çok özen gösteriyorum nedense. Yüzümü gördüğü zaman, ''İşte bu.'' deyip, gülümsesin istiyorum çünkü. Beni sevebilsin ve beni sevdiği için kendisiyle övünüp dursun istiyorum. Ben, onun için öyle yapıyorum.

Her gün ilk önce onun yüzünü görmek, gözlerinin içine bakmak... Herkesin yaşayabilme ihtimalinin yüksek olduğu duygular bunlar, belki de. Fakat farklı şeyler var. Hatta farklı olan tek bir şey, en büyük etken aramızda. Uzak kalmak istemiyorum, rahatça ve dolu dolu bakmak istiyorum. Gitsin istemiyorum... Onun da uzaklaşmasını istemiyorum. 

Gizli ve kaçamak bakışların olduğu zamanlar bunlar. Belki gelip geçici, belki de sonsuz. Belki de yanılıyorumdur, bilmiyorum. Fakat hissedebiliyorum. İnsan, herkese aynı bakmaz, bir yerde bir farklılık vardır mutlaka. Nasıl baktığını karşıdakine hissettirir çoğu zaman, hissediyor mu bilmiyorum ama ben hissedebiliyorum sanırım. 

Kokusunu duyamadım hala, sesini de duyamadım, güldüğünü bile göremedim. Uzak bir ihtimal olmasını hiç olmamasına bile tercih edebilirim. Hiç olmazsa, yanımda otursun ve benimle konuşsun. Kaçarak değil, isteyerek bakışalım. Korkarak değil, gülümseyerek konuşalım. 

Hiç olmazsa... hiç olurum.  

Hiç Olmazsa... Hiç Olurum

Artık her sabah daha kolay kalkıyorum yatağımdan. Aynanın karşısında daha fazla bakıyorum kendime, daha çok özen gösteriyorum nedense. Yüzümü gördüğü zaman, ''İşte bu.'' deyip, gülümsesin istiyorum çünkü. Beni sevebilsin ve beni sevdiği için kendisiyle övünüp dursun istiyorum. Ben, onun için öyle yapıyorum.

Her gün ilk önce onun yüzünü görmek, gözlerinin içine bakmak... Herkesin yaşayabilme ihtimalinin yüksek olduğu duygular bunlar, belki de. Fakat farklı şeyler var. Hatta farklı olan tek bir şey, en büyük etken aramızda. Uzak kalmak istemiyorum, rahatça ve dolu dolu bakmak istiyorum. Gitsin istemiyorum... Onun da uzaklaşmasını istemiyorum. 

Gizli ve kaçamak bakışların olduğu zamanlar bunlar. Belki gelip geçici, belki de sonsuz. Belki de yanılıyorumdur, bilmiyorum. Fakat hissedebiliyorum. İnsan, herkese aynı bakmaz, bir yerde bir farklılık vardır mutlaka. Nasıl baktığını karşıdakine hissettirir çoğu zaman, hissediyor mu bilmiyorum ama ben hissedebiliyorum sanırım. 

Kokusunu duyamadım hala, sesini de duyamadım, güldüğünü bile göremedim. Uzak bir ihtimal olmasını hiç olmamasına bile tercih edebilirim. Hiç olmazsa, yanımda otursun ve benimle konuşsun. Kaçarak değil, isteyerek bakışalım. Korkarak değil, gülümseyerek konuşalım. 

Hiç olmazsa... hiç olurum.  


Bugün hayatımda gördüğüm ve sanırım belki görmüş olacağım en saçma şeyle karşı karşıya geldim. Twitter ''Cem Adrian'ın Yalnızlık şarkısının yasaklanması'' hakkında çalkanıyor. Acayip derecede saçma ve gereksiz bir tartışma.

Şu an Twitter'da bu klibin yasaklanmasını isteyenler arasında olan insanlar, o zihniyetleri kurumuş, pas tutmuş varlıklar, günümüz de içeriği fazlasıyla ''pornografik'' dolu yabancı şarkıcıların kliplerini bayılarak izleyip aynı zamanda ''Bir de bizimkilerin çektiği kliplere bak...'' diyenlerden oluşmuş durumda. Sadece bu kadar değil, aynı zamanda kadın popçularımızın videolarını izleyerek mastürbasyon yapan bu zihniyetler bu klibi açıp ahlak polisliği yapıyorlar. Gerçekten gülünç ve komik bir durum.

Türkiye'de marjinallik bir yana, ufacık bir farklılık bile bu kadar olay yaratıyor. Neymiş efendim klipte Karadenizli, Laz bir travesti varmış. Lazlar, travesti olmazmış! At gözlükleri ile mutlu olan o kadar cahil bir milletimiz var ki. Bu lafı söyleyen kişi hiç mi evinden dışarı çıkmıyor diye düşünüyorum. Hayır yani bir insanın travesti olması neden bu kadar garipseniyor hala günümüzde, gerçekten şaşırıyorum!

Bana soracak olursanız; klip de şarkı da aşırı mükemmel. Yalnızlığı bu kadar güzel anlatmış olması ve böyle bir klibi bizlere sunmasındaki cesaretten dolayı Cem Adrian'ı kutluyorum. Bu ülke Cem Adrian gibi bir sanatçıyı asla hak etmiyor.


Klip için gelen kötü eleştiriler üzerine Cem Adrian da şunları söyledi:

Videomdaki mastürbasyon sahnelerine eleştirilere istinaden...

Asıl Soru: Siz hiç yapmıyor musunuz? değil...
"Haftada kaç kere?"

Ayrıca...
Ben hiç bir eserimi tv ya da radyolar için üretmedim.
Daha çok yayınlanmak için yapılan riyakarlıklardır bu ülkede müziği bu hale getiren.

Bu yüzdendir ki...
Politikalara yaranmak için kendini küçülten medya kadar, medyaya yaranmak için kendini küçülten müzisyenler de suçludur bu halden.

Geçen günlerde duyduğum bir sözdür.

"Ben aynaya utanmadan bakmayı seviyorum"

C.A.

Cem Adrian - Yalnızlık


Bugün hayatımda gördüğüm ve sanırım belki görmüş olacağım en saçma şeyle karşı karşıya geldim. Twitter ''Cem Adrian'ın Yalnızlık şarkısının yasaklanması'' hakkında çalkanıyor. Acayip derecede saçma ve gereksiz bir tartışma.

Şu an Twitter'da bu klibin yasaklanmasını isteyenler arasında olan insanlar, o zihniyetleri kurumuş, pas tutmuş varlıklar, günümüz de içeriği fazlasıyla ''pornografik'' dolu yabancı şarkıcıların kliplerini bayılarak izleyip aynı zamanda ''Bir de bizimkilerin çektiği kliplere bak...'' diyenlerden oluşmuş durumda. Sadece bu kadar değil, aynı zamanda kadın popçularımızın videolarını izleyerek mastürbasyon yapan bu zihniyetler bu klibi açıp ahlak polisliği yapıyorlar. Gerçekten gülünç ve komik bir durum.

Türkiye'de marjinallik bir yana, ufacık bir farklılık bile bu kadar olay yaratıyor. Neymiş efendim klipte Karadenizli, Laz bir travesti varmış. Lazlar, travesti olmazmış! At gözlükleri ile mutlu olan o kadar cahil bir milletimiz var ki. Bu lafı söyleyen kişi hiç mi evinden dışarı çıkmıyor diye düşünüyorum. Hayır yani bir insanın travesti olması neden bu kadar garipseniyor hala günümüzde, gerçekten şaşırıyorum!

Bana soracak olursanız; klip de şarkı da aşırı mükemmel. Yalnızlığı bu kadar güzel anlatmış olması ve böyle bir klibi bizlere sunmasındaki cesaretten dolayı Cem Adrian'ı kutluyorum. Bu ülke Cem Adrian gibi bir sanatçıyı asla hak etmiyor.


Klip için gelen kötü eleştiriler üzerine Cem Adrian da şunları söyledi:

Videomdaki mastürbasyon sahnelerine eleştirilere istinaden...

Asıl Soru: Siz hiç yapmıyor musunuz? değil...
"Haftada kaç kere?"

Ayrıca...
Ben hiç bir eserimi tv ya da radyolar için üretmedim.
Daha çok yayınlanmak için yapılan riyakarlıklardır bu ülkede müziği bu hale getiren.

Bu yüzdendir ki...
Politikalara yaranmak için kendini küçülten medya kadar, medyaya yaranmak için kendini küçülten müzisyenler de suçludur bu halden.

Geçen günlerde duyduğum bir sözdür.

"Ben aynaya utanmadan bakmayı seviyorum"

C.A.


Nihayet dün akşam, 3 ay boyunca sabırsızlıkla beklediğim akşamların ilki gerçekleşti. Uzun zamandır uzun kollu pijamalarımla, elimde sıcacık kahvemle yağmuru ve beraberinde sertçe esen rüzgarı hissetmemiştim. Dün ise bunları acayip bir zevkle başlatmış oldum.

Fazlasıyla sıcak ve bunaltıcı bir yaz sonrası böyle havalara hasret kaldık gerçekten. Çoğunuz da benim gibi yağmurun camı tıkırdatma sesi eşliğinde kitap okuyup, yanında kahve keyfi yapmayı özlemişsinizdir. Bazılarımız için bu gerçekten paha biçilemez bir zevk.

Böyle bir havada edebiyat parçalamamak da biraz kaçar diye düşünüyorum. İçimde birden bire edebiyat yüklü cümleler kaynaşmaya başladı. Havanın o hafif soğukluğundan olsa gerek.

Şöyle söyleyeyim, kışı çok seviyoruz; üşümeyi, pijamalarımızın içinde sıcacık bir kahve ve kitap keyiflerimizi özlesek de kış, gerçekten insanı bazen depresyona sokabilen bir mevsim oluyor. İnsan sanki soğuk havalarda, daha çok yanında birinin olmasını arzuluyor. Kış, romantikliklerle doluşması gereken bir mevsimdir aynı zamanda. Ben böyle düşünüyorum. Ne yazık ki bir çoğumuz kış boyu üşürken, bazılarımız da aşkla ısınacak.

Her şey bir kenara, ne olursa olsun kışın gelmiş olması acayip bir duygu. Umuyorum ki 1 - 2 gün sonra tekrar sıcak havaları yaşamayız. Kış... lütfen gelmiş ol artık!

Aşk Mevsimi


Nihayet dün akşam, 3 ay boyunca sabırsızlıkla beklediğim akşamların ilki gerçekleşti. Uzun zamandır uzun kollu pijamalarımla, elimde sıcacık kahvemle yağmuru ve beraberinde sertçe esen rüzgarı hissetmemiştim. Dün ise bunları acayip bir zevkle başlatmış oldum.

Fazlasıyla sıcak ve bunaltıcı bir yaz sonrası böyle havalara hasret kaldık gerçekten. Çoğunuz da benim gibi yağmurun camı tıkırdatma sesi eşliğinde kitap okuyup, yanında kahve keyfi yapmayı özlemişsinizdir. Bazılarımız için bu gerçekten paha biçilemez bir zevk.

Böyle bir havada edebiyat parçalamamak da biraz kaçar diye düşünüyorum. İçimde birden bire edebiyat yüklü cümleler kaynaşmaya başladı. Havanın o hafif soğukluğundan olsa gerek.

Şöyle söyleyeyim, kışı çok seviyoruz; üşümeyi, pijamalarımızın içinde sıcacık bir kahve ve kitap keyiflerimizi özlesek de kış, gerçekten insanı bazen depresyona sokabilen bir mevsim oluyor. İnsan sanki soğuk havalarda, daha çok yanında birinin olmasını arzuluyor. Kış, romantikliklerle doluşması gereken bir mevsimdir aynı zamanda. Ben böyle düşünüyorum. Ne yazık ki bir çoğumuz kış boyu üşürken, bazılarımız da aşkla ısınacak.

Her şey bir kenara, ne olursa olsun kışın gelmiş olması acayip bir duygu. Umuyorum ki 1 - 2 gün sonra tekrar sıcak havaları yaşamayız. Kış... lütfen gelmiş ol artık!


Uzun Veda basına 2009 yılında verildi fakat Türkiye'de, Mayıs 2011 yılında ilk basımı oldu. Çevirisini Özge Burçak Aydınalp yapmıştır. Yazarı ise Angela Gillies ve kitabın orjinal adı da Keeper'dır.

Tavsiye veya beğenerek almış olduğum bir kitap değil, yine arkadaşımdan gelmiş olan bir kitap. Arka kapağını okuduğumda hoşuma gitti ve okumaya karar verdim. Kitabın ön kısmında da bir tane olmak üzere, arka kapakta da kitap için yapılan yorumlardan bir kaç tanesi vardı. Onlar da gayet güzel bir kitap olduğunu doğruluyordu. Tabii ben de okuyana kadar.

Kitap, Alzheimer hastası olan Nancy adında bir kadının öyküsünü anlatıyor. Olaylar tamamen gerçek ve yaşanmıştır. Nancy, yazarın kayınvalidesi oluyor. Olaylar ve yaşanan çoğu şeyi sizleri hem güldürüyor, aynı zaman da iç burkuyor doğrusu. Yaşanmış hikayeleri okumak bana zevk veriyor. Fakat kitabın tek beğenmediğim ve bütün her şeyi bozan, kitabı tamamen sıkıcı bir hale getiren şey, çok fazla tıp terimlerinin kullanılması ve bazen konudan sapıp, fazla bilgi vermeye gidiyor olması. Tam kitaba konsantre oldum diyorsunuz, akış mükemmel ama birden bir terim çıkıyor önünüze ve konu tamamen gittiği yoldan çıkıyor.

Güzel bir kitap mı? Evet, olaylar ve yaşananlar harika fakat fazlasıylı sıkıcı bir kitap. Sıkıldığınız için de bitmek bilmiyor. Şahsi olarak söylüyorum, tıp terimleriyle doluşan kitaplardan hoşlanmam. Daha akıcı daha hareketli kitapları severim. Ama derseniz ki tıp terimleri beni sıkmaz, okumayı severim. Ben de derim ki: ''O zaman bu kitap tam da size göre.''

ARKA KAPAK 

KİŞİLİĞİMİZ ELİMİZDEN ALINABİLİR Mİ? 
YOKSA BİZ, ANILARIMIZIN TOPLAMINDAN FAZLASI MIYIZ?
RUH NE DEMEK?

Yazar ve üç çocuk annesi Andrea Gillies, Alzheimer'ın orta aşamalarındaki kayınvalidesi Nancy'ye bakmaya başlar. Kalabalıklaşan aile İskoçya'nın ücra bir köşesindeki büyük bir Viktoryen eve taşınır. Bu evde, Andrea'nın yeni bir roman yazma girişimleri başarısız olur. Bu arada, hastalığının seyri hızlanan Nancy mantıksal dünyadan ayrılmaya, bunamanın alternatif gerçekliğine doğru yol almaya başlar.

Uzun Veda, bu ehlileştirilmemiş bölgede yazılmış bir roman... Andrea Gillies, bizim sıradan deyip geçtiğimiz şeylerin Nancy üzerindeki etkisinin kaydını tutuyor ve Alzheimer'ın insan üzerindeki etkilerine kendi zekice tespitlerini ekliyor. Bu dramın tam ortasında kalan ailenin İskoçya'dan Türkiye'ye uzanan öyküsü, hastalığı öğrenmekteki adımların aslında ne kadar zor ve ilginç olduğuna dair aydınlatıcı bir roman, bir gerçek hayat hikayesi.

''Harika bir kitap! Dürüst, hüzünlü ve nazik... Zaman zaman öfkeli, çoğunlukla komik. Kitap bizi bunama diyarına götürüyor ve insan olmanın anlamını keşfettiriyor.'' ( Deborah Moggach )

''Harika, korkutucu, her kelimesi ve her cümlesi kesinlikle güçlü... Elinizden bırakamayacaksınız.'' ( Quentin Cooper )

''Olağanüstü.'' ( Alzheimer's Research Trust )

''Son derece duygulu.'' ( Daily Mail )

''Tarih ve edebiyat dolu şefkat yüklü bir eser.'' ( The Times Literary Supplement )

Uzun Veda - Angela Gillies


Uzun Veda basına 2009 yılında verildi fakat Türkiye'de, Mayıs 2011 yılında ilk basımı oldu. Çevirisini Özge Burçak Aydınalp yapmıştır. Yazarı ise Angela Gillies ve kitabın orjinal adı da Keeper'dır.

Tavsiye veya beğenerek almış olduğum bir kitap değil, yine arkadaşımdan gelmiş olan bir kitap. Arka kapağını okuduğumda hoşuma gitti ve okumaya karar verdim. Kitabın ön kısmında da bir tane olmak üzere, arka kapakta da kitap için yapılan yorumlardan bir kaç tanesi vardı. Onlar da gayet güzel bir kitap olduğunu doğruluyordu. Tabii ben de okuyana kadar.

Kitap, Alzheimer hastası olan Nancy adında bir kadının öyküsünü anlatıyor. Olaylar tamamen gerçek ve yaşanmıştır. Nancy, yazarın kayınvalidesi oluyor. Olaylar ve yaşanan çoğu şeyi sizleri hem güldürüyor, aynı zaman da iç burkuyor doğrusu. Yaşanmış hikayeleri okumak bana zevk veriyor. Fakat kitabın tek beğenmediğim ve bütün her şeyi bozan, kitabı tamamen sıkıcı bir hale getiren şey, çok fazla tıp terimlerinin kullanılması ve bazen konudan sapıp, fazla bilgi vermeye gidiyor olması. Tam kitaba konsantre oldum diyorsunuz, akış mükemmel ama birden bir terim çıkıyor önünüze ve konu tamamen gittiği yoldan çıkıyor.

Güzel bir kitap mı? Evet, olaylar ve yaşananlar harika fakat fazlasıylı sıkıcı bir kitap. Sıkıldığınız için de bitmek bilmiyor. Şahsi olarak söylüyorum, tıp terimleriyle doluşan kitaplardan hoşlanmam. Daha akıcı daha hareketli kitapları severim. Ama derseniz ki tıp terimleri beni sıkmaz, okumayı severim. Ben de derim ki: ''O zaman bu kitap tam da size göre.''

ARKA KAPAK 

KİŞİLİĞİMİZ ELİMİZDEN ALINABİLİR Mİ? 
YOKSA BİZ, ANILARIMIZIN TOPLAMINDAN FAZLASI MIYIZ?
RUH NE DEMEK?

Yazar ve üç çocuk annesi Andrea Gillies, Alzheimer'ın orta aşamalarındaki kayınvalidesi Nancy'ye bakmaya başlar. Kalabalıklaşan aile İskoçya'nın ücra bir köşesindeki büyük bir Viktoryen eve taşınır. Bu evde, Andrea'nın yeni bir roman yazma girişimleri başarısız olur. Bu arada, hastalığının seyri hızlanan Nancy mantıksal dünyadan ayrılmaya, bunamanın alternatif gerçekliğine doğru yol almaya başlar.

Uzun Veda, bu ehlileştirilmemiş bölgede yazılmış bir roman... Andrea Gillies, bizim sıradan deyip geçtiğimiz şeylerin Nancy üzerindeki etkisinin kaydını tutuyor ve Alzheimer'ın insan üzerindeki etkilerine kendi zekice tespitlerini ekliyor. Bu dramın tam ortasında kalan ailenin İskoçya'dan Türkiye'ye uzanan öyküsü, hastalığı öğrenmekteki adımların aslında ne kadar zor ve ilginç olduğuna dair aydınlatıcı bir roman, bir gerçek hayat hikayesi.

''Harika bir kitap! Dürüst, hüzünlü ve nazik... Zaman zaman öfkeli, çoğunlukla komik. Kitap bizi bunama diyarına götürüyor ve insan olmanın anlamını keşfettiriyor.'' ( Deborah Moggach )

''Harika, korkutucu, her kelimesi ve her cümlesi kesinlikle güçlü... Elinizden bırakamayacaksınız.'' ( Quentin Cooper )

''Olağanüstü.'' ( Alzheimer's Research Trust )

''Son derece duygulu.'' ( Daily Mail )

''Tarih ve edebiyat dolu şefkat yüklü bir eser.'' ( The Times Literary Supplement )

Geçiyor zaman durmadan, beklemiyor ardında bıraktıklarını. Bakmıyor bile arkasına hiçbir zaman, ilerliyor sadece. Her saniyesinde uzaklaştırıyor seni benden. Bu kadar hızlı gitmeseydin keşke, biraz yavaş olsaydın. Belki yetişebilirdim sana, belki tutabilirdim ellerinden.

Selam söyle demiştim, gözlerinle; kalbime, gittiğin yerdeki dağlara, taşlara, kedileri ve köpeklere. İçtiğin su bardağına bile beni anlat. Hem sen unutma beni böylece, hem de bilsinler neden hala yaşıyorum diye.

Erkendi... Çok erkendi terk etmeye. Uzaklaştım senden, koptum, bittim, süründüm, tutunamadım. Bir el istedim sadece, senin ellerini. Tut ve beni kurtar diye. Geldin, baktın, döndün ve gittin. Tutamadın ellerimden, kurtaramadın bizi bu pis yalnızlıktan.

Böyle hatırlamayacaktık birbirimizi, böyle uzaklaşmayacaktık. Ne oldu ki sahiden? Düşünmüyorsun. Evet, düşünmüyorsun. Aslında gülerken neler düşündüğümü, her karşıma çıktığında neler hissettiğimi.

Hatırla diye gülüyorum seni gördüğüm zamanlar. Beni mutlu edebileceğini defalarca söyleyip sonucunda beni kapkaranlık odalarda yalnız bıraktığını hatırla diye! İşte bu, sana en büyük cezam.

Karanlık Oda

Geçiyor zaman durmadan, beklemiyor ardında bıraktıklarını. Bakmıyor bile arkasına hiçbir zaman, ilerliyor sadece. Her saniyesinde uzaklaştırıyor seni benden. Bu kadar hızlı gitmeseydin keşke, biraz yavaş olsaydın. Belki yetişebilirdim sana, belki tutabilirdim ellerinden.

Selam söyle demiştim, gözlerinle; kalbime, gittiğin yerdeki dağlara, taşlara, kedileri ve köpeklere. İçtiğin su bardağına bile beni anlat. Hem sen unutma beni böylece, hem de bilsinler neden hala yaşıyorum diye.

Erkendi... Çok erkendi terk etmeye. Uzaklaştım senden, koptum, bittim, süründüm, tutunamadım. Bir el istedim sadece, senin ellerini. Tut ve beni kurtar diye. Geldin, baktın, döndün ve gittin. Tutamadın ellerimden, kurtaramadın bizi bu pis yalnızlıktan.

Böyle hatırlamayacaktık birbirimizi, böyle uzaklaşmayacaktık. Ne oldu ki sahiden? Düşünmüyorsun. Evet, düşünmüyorsun. Aslında gülerken neler düşündüğümü, her karşıma çıktığında neler hissettiğimi.

Hatırla diye gülüyorum seni gördüğüm zamanlar. Beni mutlu edebileceğini defalarca söyleyip sonucunda beni kapkaranlık odalarda yalnız bıraktığını hatırla diye! İşte bu, sana en büyük cezam.

Fotoğrafım
Edirne, Ayşekadın, Türkiye
19 Ocak 1996, İskenderun doğumlu. Trakya Üniversitesi Halkla İlişkiler ve Tanıtım bölümü mezunu. 13 yaşından beri blogger. 2012 Hürriyet Bumerang Ödülleri'nde En Uyumlu site üçüncülüğüne hak kazandı. İlk kitabı İkinci Kadının Hikâyesi ise Temmuz 2016 yılında basıldı. Tüm kitabevleri ve online kitapçılarda satışta.