background img

The New Stuff

duman etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
duman etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Etraf sessiz... Arada bir yürüyen insanların ayak sesleri, yerinden çekilip üzerine oturulan sandalyeler ve çevrilen kitapların yaprak sesleri... Bunlar dışında tamamen sessiz bir yere hapsolmuş gibiyim.

Dışarıda hava çok güzel. Sağ tarafımda kocaman bir pencere var. Dışarısını oldukça net görebiliyorum. Uçan kuşları görebiliyor, hafifçe dalları okşayan rüzgarı hissedebiliyorum.

Güneş, her zamankinden daha güzel düşüyor yere. Yeşiller daha bir yeşil, maviler daha bir mavi, kahverengiler bugün daha güzel bir kahverengi. Gökyüzü pürüzsüz, olabildiğine huzur dolduran bir hale bürünmüş.

Böyle zamanlarda çok gülesim geliyor. Sigara dumanını içime gayet sakin çekiyorum fakat dumanı dışarı üflerken kahkaha atıyorum. Dünya, hayat ne kadar da tatlı görünüyor. Yaşanabilir bir harikalar diyarı. Fakat bunların hepsi kocaman bir ''gibi'' başlığı altında toplanıyor. Çünkü bu dünya olabildiğine pis, muhteşem ötesi bir iğrençliği içerisinde barındıran sarhoş bir mekan.

Pencereden dışarısını izliyorum. Mor çiçekler daha mor, sarılar ise daha bir sarı. Bugün güzel bir bahar günü. Bari birkaç saat sefamı süreyim. Kuşlara gülümseyip, yeşili tenimde hissedeyim.

Hadi eyvallah!

''GİBİ''


Etraf sessiz... Arada bir yürüyen insanların ayak sesleri, yerinden çekilip üzerine oturulan sandalyeler ve çevrilen kitapların yaprak sesleri... Bunlar dışında tamamen sessiz bir yere hapsolmuş gibiyim.

Dışarıda hava çok güzel. Sağ tarafımda kocaman bir pencere var. Dışarısını oldukça net görebiliyorum. Uçan kuşları görebiliyor, hafifçe dalları okşayan rüzgarı hissedebiliyorum.

Güneş, her zamankinden daha güzel düşüyor yere. Yeşiller daha bir yeşil, maviler daha bir mavi, kahverengiler bugün daha güzel bir kahverengi. Gökyüzü pürüzsüz, olabildiğine huzur dolduran bir hale bürünmüş.

Böyle zamanlarda çok gülesim geliyor. Sigara dumanını içime gayet sakin çekiyorum fakat dumanı dışarı üflerken kahkaha atıyorum. Dünya, hayat ne kadar da tatlı görünüyor. Yaşanabilir bir harikalar diyarı. Fakat bunların hepsi kocaman bir ''gibi'' başlığı altında toplanıyor. Çünkü bu dünya olabildiğine pis, muhteşem ötesi bir iğrençliği içerisinde barındıran sarhoş bir mekan.

Pencereden dışarısını izliyorum. Mor çiçekler daha mor, sarılar ise daha bir sarı. Bugün güzel bir bahar günü. Bari birkaç saat sefamı süreyim. Kuşlara gülümseyip, yeşili tenimde hissedeyim.

Hadi eyvallah!

Eve adım atıp, kapıyı arkamdan kapatıyorum. Işıkları açmadan salona geçip, üstümü başımı çıkarmadan atıyorum kendimi koltuğa. Uzun bir süre karanlık odada, siyahımsı duvarı izliyorum. Sanki ondan bir şeyler söylemesini bekler gibi.

Ceplerimi yokluyorum. Kabanımın sol cebine atıyorum elimi. Buruşmuş bir kağıt parçası geçiyor elime. Açıp bakıyorum... O karanlığa alışmış gözlerim, ufak kağıt parçasındaki numarayı oldukça net seçiyor. Boş veriyorum, geri atıyorum cebime. Sağ cebime atıyorum bu sefer de elimi. Sigara paketim ve çakmağım. Yeni paketin jelatinini açıyorum, buruşturup koltuğa, yanıma koyuyorum. Paketten bir sigara çıkarıp, ıslattığım dudaklarımın arasına koyuyorum. Çakmak üçüncü denememde zifiri karanlık odada alev alıp belirli bir bölgeyi aydınlatıyor. Sigaramı ateşliyorum ve çakmağı, buruşturduğum jelatinin yanına koyuyorum.

Sigaradan ilk nefesi asla içime çekemem. Çok pis hissediyorum dumanı. Sanki sonrası oldukça temiz ve zararsızmış gibi...

Derin bir nefes çekiyorum içime. Dışarıya verdiğim dumanın tavana doğru yükselip dağılışını izliyorum. Ve ardından az önce odaklanmış olduğum duvara dönüp bakmaya, beklemeye devam ediyorum.

Sigaram eriyor...

Elimi sol cebime atıp buruşmuş, yıpranmış kağıdı çıkarıyorum tekrar. Diğer elimde de telefonum. Numarayı çeviriyorum...

Telefon açılıyor, ses yok.

''Hazırım... Seni istiyorum!'' diyorum ve cevap beklemeden kapatıyorum telefonu.

Üzerimi çıkarıyorum. Koltuğun üzerindekileri yere savuruyorum. Sehpanın üzerinde söndürdüğüm sigarayı izleyerek uzanıyorum. İki büklüm oluyorum...

Canım acıyor...

Buruşmuş Kağıt Parçası ve Sigara Dumanı

Eve adım atıp, kapıyı arkamdan kapatıyorum. Işıkları açmadan salona geçip, üstümü başımı çıkarmadan atıyorum kendimi koltuğa. Uzun bir süre karanlık odada, siyahımsı duvarı izliyorum. Sanki ondan bir şeyler söylemesini bekler gibi.

Ceplerimi yokluyorum. Kabanımın sol cebine atıyorum elimi. Buruşmuş bir kağıt parçası geçiyor elime. Açıp bakıyorum... O karanlığa alışmış gözlerim, ufak kağıt parçasındaki numarayı oldukça net seçiyor. Boş veriyorum, geri atıyorum cebime. Sağ cebime atıyorum bu sefer de elimi. Sigara paketim ve çakmağım. Yeni paketin jelatinini açıyorum, buruşturup koltuğa, yanıma koyuyorum. Paketten bir sigara çıkarıp, ıslattığım dudaklarımın arasına koyuyorum. Çakmak üçüncü denememde zifiri karanlık odada alev alıp belirli bir bölgeyi aydınlatıyor. Sigaramı ateşliyorum ve çakmağı, buruşturduğum jelatinin yanına koyuyorum.

Sigaradan ilk nefesi asla içime çekemem. Çok pis hissediyorum dumanı. Sanki sonrası oldukça temiz ve zararsızmış gibi...

Derin bir nefes çekiyorum içime. Dışarıya verdiğim dumanın tavana doğru yükselip dağılışını izliyorum. Ve ardından az önce odaklanmış olduğum duvara dönüp bakmaya, beklemeye devam ediyorum.

Sigaram eriyor...

Elimi sol cebime atıp buruşmuş, yıpranmış kağıdı çıkarıyorum tekrar. Diğer elimde de telefonum. Numarayı çeviriyorum...

Telefon açılıyor, ses yok.

''Hazırım... Seni istiyorum!'' diyorum ve cevap beklemeden kapatıyorum telefonu.

Üzerimi çıkarıyorum. Koltuğun üzerindekileri yere savuruyorum. Sehpanın üzerinde söndürdüğüm sigarayı izleyerek uzanıyorum. İki büklüm oluyorum...

Canım acıyor...

Bazı zamanlar, hiçbir şey yapasım gelmiyor. Oturduğum yerden kalkmaya, yürümeye, konuşmaya ve hatta yemek yemeye bile eriniyorum. Ne zaman düzeleceğim diyorum, kendime. Cevap yok. Ne dudaklarım aralanıyor, ne dilim hareket ediyor, ne de ses tellerim zahmet edip de titreşiyor.

Bazı zamanlar, geçiyorum ekranın karşısına ve rastgele bir fotoğraf açıyorum. İçinde insan olmayan, rastgele bir fotoğraf. Tam ekran yapıyorum ve bir sigara yakıyorum. Çekiyorum deli gibi dumanı ciğerlerime. En fazla ne kadar acı çekebilirim sigara dumanıyla, ne kadar yakabilir boğazımı diye denemeler yapıyorum. Bu sırada dalıp gitmiş oluyorum fotoğrafa. İnceliyorum... İnceliyorum... O kadar çok şey söylüyor ki bana, anlatmam imkansız. Mümkün değil. Parmaklarımın arasındaki sigara ise eridikçe eriyor. Küller düşmek için boynunu büküyor. Bir nefes daha alıyorum ve söndürüyorum sigaramı.

Bazı zamanlar, öyle yalnız kalıyorum ki... Yalnızlığa takıyorum kafayı. Dalga geçiyorum onunla. Dilimi çıkarıyorum. Kahkaha atıyorum. Duruluyorum... Karşısına geçiyorum ve ''Derdin ne senin?'' diyorum. Yüzüme bile bakmıyor; ne bir ses var ne de bir tepki. Kafasını kaldırsa, konuşsa, söylese, susmasa; belki çözülüp bitecek dertler. Kalkıyorum karşısından, yanına geçiyorum. Ben de susuyorum ve onun olmadığı tarafa çeviriyorum kafamı. Bir nokta seçiyorum ve oraya dalıyorum.

Bazı zamanlar öyle bir yazasım geliyor ki... Kalemleri, kağıtları ağlata ağlata. Bir şarkı istiyorum, hiç bitmeyen. Bir başlatayım, ömrümün sonuna kadar çalsın. Ve ben o zaman sürecinden sadece yazayım. Hiç kimse olmasın yanımda. Ne bir el istiyorum ellerimde, omzumda, ne bir ses istiyorum kulağımda... Sadece müziğin o hiç rahatsız etmeyen tınısı, kalemim, kağıtlarım ve ben... Bir yandan kalemim ağlasın, bir yandan ben.

Bazı zamanlar öyle bir sessizlik oluyor ki... Kulaklarımda bangır bangır çınlıyor sesi; sessizliğin sesi...

Bazı Zamanlar...

Bazı zamanlar, hiçbir şey yapasım gelmiyor. Oturduğum yerden kalkmaya, yürümeye, konuşmaya ve hatta yemek yemeye bile eriniyorum. Ne zaman düzeleceğim diyorum, kendime. Cevap yok. Ne dudaklarım aralanıyor, ne dilim hareket ediyor, ne de ses tellerim zahmet edip de titreşiyor.

Bazı zamanlar, geçiyorum ekranın karşısına ve rastgele bir fotoğraf açıyorum. İçinde insan olmayan, rastgele bir fotoğraf. Tam ekran yapıyorum ve bir sigara yakıyorum. Çekiyorum deli gibi dumanı ciğerlerime. En fazla ne kadar acı çekebilirim sigara dumanıyla, ne kadar yakabilir boğazımı diye denemeler yapıyorum. Bu sırada dalıp gitmiş oluyorum fotoğrafa. İnceliyorum... İnceliyorum... O kadar çok şey söylüyor ki bana, anlatmam imkansız. Mümkün değil. Parmaklarımın arasındaki sigara ise eridikçe eriyor. Küller düşmek için boynunu büküyor. Bir nefes daha alıyorum ve söndürüyorum sigaramı.

Bazı zamanlar, öyle yalnız kalıyorum ki... Yalnızlığa takıyorum kafayı. Dalga geçiyorum onunla. Dilimi çıkarıyorum. Kahkaha atıyorum. Duruluyorum... Karşısına geçiyorum ve ''Derdin ne senin?'' diyorum. Yüzüme bile bakmıyor; ne bir ses var ne de bir tepki. Kafasını kaldırsa, konuşsa, söylese, susmasa; belki çözülüp bitecek dertler. Kalkıyorum karşısından, yanına geçiyorum. Ben de susuyorum ve onun olmadığı tarafa çeviriyorum kafamı. Bir nokta seçiyorum ve oraya dalıyorum.

Bazı zamanlar öyle bir yazasım geliyor ki... Kalemleri, kağıtları ağlata ağlata. Bir şarkı istiyorum, hiç bitmeyen. Bir başlatayım, ömrümün sonuna kadar çalsın. Ve ben o zaman sürecinden sadece yazayım. Hiç kimse olmasın yanımda. Ne bir el istiyorum ellerimde, omzumda, ne bir ses istiyorum kulağımda... Sadece müziğin o hiç rahatsız etmeyen tınısı, kalemim, kağıtlarım ve ben... Bir yandan kalemim ağlasın, bir yandan ben.

Bazı zamanlar öyle bir sessizlik oluyor ki... Kulaklarımda bangır bangır çınlıyor sesi; sessizliğin sesi...


Bu oldukça zor geçirdiğimiz günlerde, sanırım en iyi olan durumlardan biri de ülkemizin gerçek sanatçılarını, gerçek şarkıcılarını görmüş olmamız oldu. Gezi Parkı eylemleri için yapılan onca şeyden sonra, dediğim ''gerçek şarkıcılarımız'' harika şarkılarla Gezi Parkı eylemlerinin içine neşe kattı ve kesinlikle hepsi ayrı ayrı marş olarak kabul edildi.

Aralarından en çok beğenilen ve Direniş Marşı olarak kabul edilen de Duman'ın Eyvallah şarkısı oldu. Duman, yaptı mı yapıyor. Çok sevmez, çok dinlemezdim Duman'ı fakat bu şarkı ile gerçekten sempatimi kazandılar.


Bence, Duman'dan sonra kesinlikle Nazan Öncel'in Güya adlı şarkısı çok başarılı olmuş. Günlerdir de dilime dolanmış, her an onu mırıldanıp duruyorum. Nazan Öncel'i her zaman sevmişimdir ve tarzı da oldukça hoşuma gider. Gezi Parkı için yaptığı bu şarkı ile de bizlere katılarak ''Çapulcuyum arkadaş!'' dedi.


Bir de Kardeş Türküler'den Tencere-Tava Havamız var. Protesto amaçlı yapılan tencere ve tavalara vurulmasına karşı başbakanın ''Tencere tava hep aynı hava.'' cümlesi sonrasında akıl edilmiş bir şarkı ve bence bu da oldukça başarılı olmuş.


Boğaziçi Caz Korosu da Taksimdeki kalabalıkta ''Kızılcıklar Oldu mu?'' şarkısını ''Çapulcular Oldu mu?'' diye uyarladılar ve ortaya oldukça eğlenceli bir şarkı çıkardılar. Onları da tebrik etmek lazım.

Biz Çapulcuların Direniş Marşları


Bu oldukça zor geçirdiğimiz günlerde, sanırım en iyi olan durumlardan biri de ülkemizin gerçek sanatçılarını, gerçek şarkıcılarını görmüş olmamız oldu. Gezi Parkı eylemleri için yapılan onca şeyden sonra, dediğim ''gerçek şarkıcılarımız'' harika şarkılarla Gezi Parkı eylemlerinin içine neşe kattı ve kesinlikle hepsi ayrı ayrı marş olarak kabul edildi.

Aralarından en çok beğenilen ve Direniş Marşı olarak kabul edilen de Duman'ın Eyvallah şarkısı oldu. Duman, yaptı mı yapıyor. Çok sevmez, çok dinlemezdim Duman'ı fakat bu şarkı ile gerçekten sempatimi kazandılar.


Bence, Duman'dan sonra kesinlikle Nazan Öncel'in Güya adlı şarkısı çok başarılı olmuş. Günlerdir de dilime dolanmış, her an onu mırıldanıp duruyorum. Nazan Öncel'i her zaman sevmişimdir ve tarzı da oldukça hoşuma gider. Gezi Parkı için yaptığı bu şarkı ile de bizlere katılarak ''Çapulcuyum arkadaş!'' dedi.


Bir de Kardeş Türküler'den Tencere-Tava Havamız var. Protesto amaçlı yapılan tencere ve tavalara vurulmasına karşı başbakanın ''Tencere tava hep aynı hava.'' cümlesi sonrasında akıl edilmiş bir şarkı ve bence bu da oldukça başarılı olmuş.


Boğaziçi Caz Korosu da Taksimdeki kalabalıkta ''Kızılcıklar Oldu mu?'' şarkısını ''Çapulcular Oldu mu?'' diye uyarladılar ve ortaya oldukça eğlenceli bir şarkı çıkardılar. Onları da tebrik etmek lazım.



Cumhuriyetimizin 89. yılını kutlama amaçlı İskenderun Belediyesinin düzenlediği etkinlikte Duman, Atatürk Anıt Alanında ücretsiz halk konserine çıktı.


Anıt Meydanı'nda İskenderun'daki hayranlarıyla buluşan Duman, sevilen şarkılarını hayranları eşliğinde seslendirdi. Konserde en çok ilgi gören şarkısı ise, son zamanlarda ''Orhan Gencebay ile Bir Ömür'' albümünde yer alan ''Deli Gönül'' şarkısı oldu.


Konsere verilen kısa arada, İskenderun Belediye Başkanı Dr. Yusuf Civelek, sahneye çıkarak, Duman grubuna teşekkürlerini sundu ve İskenderun halkını selamlayarak sahneden indi.


Konsere bu aradan sonra devam eden Duman, İskenderun halkına unutulmaz bir gece daha yaşattı.

''Dilerseniz bloguma, sayfanın üst köşesinde bulunan Bumerang Ödülleri Adayı şablonundan oy verebilir ve bana destek olabilirsiniz. Oylarınız tamamen ücretsizdir. Teşekkürler.''

Duman - İskenderun Konseri


Cumhuriyetimizin 89. yılını kutlama amaçlı İskenderun Belediyesinin düzenlediği etkinlikte Duman, Atatürk Anıt Alanında ücretsiz halk konserine çıktı.


Anıt Meydanı'nda İskenderun'daki hayranlarıyla buluşan Duman, sevilen şarkılarını hayranları eşliğinde seslendirdi. Konserde en çok ilgi gören şarkısı ise, son zamanlarda ''Orhan Gencebay ile Bir Ömür'' albümünde yer alan ''Deli Gönül'' şarkısı oldu.


Konsere verilen kısa arada, İskenderun Belediye Başkanı Dr. Yusuf Civelek, sahneye çıkarak, Duman grubuna teşekkürlerini sundu ve İskenderun halkını selamlayarak sahneden indi.


Konsere bu aradan sonra devam eden Duman, İskenderun halkına unutulmaz bir gece daha yaşattı.

''Dilerseniz bloguma, sayfanın üst köşesinde bulunan Bumerang Ödülleri Adayı şablonundan oy verebilir ve bana destek olabilirsiniz. Oylarınız tamamen ücretsizdir. Teşekkürler.''

Yakıyorum yine ard arda sigaralarımı, aralıksız. Derin derin çekiyorum içime, yavaş yavaş üflüyorum dumanını. Arda kalan dumanları izliyorum. Süzülüşlerini, boşlukta dans edişlerini. Yavaşça uzaklaşıyorlar benden, yok oluyorlar her saniye, biraz daha.

Çekmişim önüme bembeyaz bir kağıt ve henüz yeni aldığım kalemimi. Sana bir şeyler yazacağıma dair söz vermiştim. ''Sen gitsen de ben sana yazarım. Söz.'' demiştim arkandan. Arkanı dönüp son bir bakış bile bırakmadın geride, son bir gülümseme.

Benim hayata geçirmem gerek hayallerim vardı, içinde sen vardın. Şimdi ise elimde sigaram, dört bir yanımı sarmış dumanlarıyla başka bir boyuttayım sanki. Hayallerim değişti, hayallerim sessizleşti, bulanıklaştı.

Kelimeleri toparlayamıyorum. Kelimeler bana uzak. Kelimeler, kelimeler artık yok. Beynim bomboş.

Hayallerimin boşluklarını doldurmaya çalıştım, olmadı. Ne yazdıysam hatalıydı, yanlıştı. Tek bir boşluğa, tek bir doğru gerekir. Benim bir sürü boşluğum vardı, doldurulmayı bekleyen. Hepsine de ''sen...'' geliyordun.

Boşluklarım Dolmuyor

Yakıyorum yine ard arda sigaralarımı, aralıksız. Derin derin çekiyorum içime, yavaş yavaş üflüyorum dumanını. Arda kalan dumanları izliyorum. Süzülüşlerini, boşlukta dans edişlerini. Yavaşça uzaklaşıyorlar benden, yok oluyorlar her saniye, biraz daha.

Çekmişim önüme bembeyaz bir kağıt ve henüz yeni aldığım kalemimi. Sana bir şeyler yazacağıma dair söz vermiştim. ''Sen gitsen de ben sana yazarım. Söz.'' demiştim arkandan. Arkanı dönüp son bir bakış bile bırakmadın geride, son bir gülümseme.

Benim hayata geçirmem gerek hayallerim vardı, içinde sen vardın. Şimdi ise elimde sigaram, dört bir yanımı sarmış dumanlarıyla başka bir boyuttayım sanki. Hayallerim değişti, hayallerim sessizleşti, bulanıklaştı.

Kelimeleri toparlayamıyorum. Kelimeler bana uzak. Kelimeler, kelimeler artık yok. Beynim bomboş.

Hayallerimin boşluklarını doldurmaya çalıştım, olmadı. Ne yazdıysam hatalıydı, yanlıştı. Tek bir boşluğa, tek bir doğru gerekir. Benim bir sürü boşluğum vardı, doldurulmayı bekleyen. Hepsine de ''sen...'' geliyordun.

Bir nefret var ortada artık. Sevgiler tükenmiş ve nefret saçılıyor dört bir yana. Kokusu çıkıyor. Üzerinde alevi ve dumanı olan bir porsiyon nefret koyuyorlar önüme. Kokusu midemi bulandırıyor. Yeyip, yememekte tereddütlüyüm. Ya yiyeceğim ve bana davranıldığı gibi davranacağım ya da yemeyeceğim ve yapılan her şeye seyirci kalacağım.

Neden bana nefretle yaklaşan birini sevme zorunluluğunda hissedeyim ki. Herkesin hayatta ciddi anlamda ve ciddi nedenlerden dolayı nefret ettiği en az 1 kişi vardır. Size kötü davranan, özgürlüğünüzü engelleyen, hayatınızın güzel anlarınızı elinizden alan, kendi hayatı sizin hayatınızdan bin kat beter olduğu halde sizin hayatınızı hep daha kötü gören ve sürekli dile getiren bir insanı neden sevesiniz ki?

İşte sorun da şudur ki; bunları yapanlar ne yazık ki bazen en yakınlarınızdır. Ailenizdir, arkadaşınızdır, dostunuzdur, eşinizdir, sevgilinizdir. Ne yazık ki kendinizi onlara karşı bir sevgi beslemek zorunluluğunda hissetseniz de, sevemezsiniz.

Karar verdim, bu bir porsiyon, hala sıcacık olan nefreti, bölmeden atacağım ağzıma. Ne kadar seviyor olduğumu düşünsem de, bana nefret kusana, nefretimden armağan edeceğim.

Bir Porsiyon Nefret

Bir nefret var ortada artık. Sevgiler tükenmiş ve nefret saçılıyor dört bir yana. Kokusu çıkıyor. Üzerinde alevi ve dumanı olan bir porsiyon nefret koyuyorlar önüme. Kokusu midemi bulandırıyor. Yeyip, yememekte tereddütlüyüm. Ya yiyeceğim ve bana davranıldığı gibi davranacağım ya da yemeyeceğim ve yapılan her şeye seyirci kalacağım.

Neden bana nefretle yaklaşan birini sevme zorunluluğunda hissedeyim ki. Herkesin hayatta ciddi anlamda ve ciddi nedenlerden dolayı nefret ettiği en az 1 kişi vardır. Size kötü davranan, özgürlüğünüzü engelleyen, hayatınızın güzel anlarınızı elinizden alan, kendi hayatı sizin hayatınızdan bin kat beter olduğu halde sizin hayatınızı hep daha kötü gören ve sürekli dile getiren bir insanı neden sevesiniz ki?

İşte sorun da şudur ki; bunları yapanlar ne yazık ki bazen en yakınlarınızdır. Ailenizdir, arkadaşınızdır, dostunuzdur, eşinizdir, sevgilinizdir. Ne yazık ki kendinizi onlara karşı bir sevgi beslemek zorunluluğunda hissetseniz de, sevemezsiniz.

Karar verdim, bu bir porsiyon, hala sıcacık olan nefreti, bölmeden atacağım ağzıma. Ne kadar seviyor olduğumu düşünsem de, bana nefret kusana, nefretimden armağan edeceğim.

Bir ses duyuyorum, aniden kalkıyorum yerimden. Kalbim daha hızlı, daha sesli çarpmaya başlıyor. Sanki bir tane değil, bin tane kalbim var da hepsi ardı ardına çarpmak için yarışıyor. Sen geldin sanıyorum, beni almaya geldin sanıyorum. Koşuyorum kapıya doğru, kapalı. Gülümsüyorum belki saklanmışsındır, bana sürpriz yapacaksındır. Evin her köşesini, en ufacık yerine bile bakıyorum, orada mısın diye.

Odama tekrar dönüyorum, az önce seni düşlediğim yatağıma uzanıyorum yine. Tavanı izliyorum. Odamın tavanı bile anladı artık seni ne kadar sevdiğimi. Senden bile daha iyi biliyorum. Belki de benden bile... Çünkü hep aynı yere bakarak düşünüyorum seni. Hep odamın tavanında seni görüyorum. Yukarıdan, oradan beni izlediğini görüyorum. İki göz kırpmam sonrasında... Yoksun.

Alıyorum sigaramı elime, yapıyorum senin sevdiğin gibi kahvemi, hem sana küfrediyorum gittin de gelmedin diye hem de kendime küfrediyorum gideni hala bekliyorum, gelecek diye. Çekiyorum sigaramı uzun uzun içime, tam burama... evet tam göğüsümün orada bi baskı hissediyorum bir acı. Umrumda mı oluyor sanıyorsun? Senin bana yaşattığın acılardan sonra bunun adına acı mı denir, bilmiyorum.

Kulağımda hep bir ayak sesleri. Arkadan, uzaklardan gelen bir müzik sesi de var. Tam net duyamıyorum ama huzur veriyor.

Şimdi yanında olduğun kişiye sorsana... Seni benden daha çok sevebilir mi diye. Emin ol, susacak ve başını öne eğecektir. Yetmeyecek, kalkıp gidecek yanından, dönmeyecek geri. Bana kalacaksın, bana döneceksin yine. Gözlerime bakacaksın ve yine ''Hiç gitmeyeceğim.'' diyeceksin. Ben ise, bir sigara daha yakıp, gülümseyerek terkedeceğim seni.


Ben de terkedeceğim!

Bir ses duyuyorum, aniden kalkıyorum yerimden. Kalbim daha hızlı, daha sesli çarpmaya başlıyor. Sanki bir tane değil, bin tane kalbim var da hepsi ardı ardına çarpmak için yarışıyor. Sen geldin sanıyorum, beni almaya geldin sanıyorum. Koşuyorum kapıya doğru, kapalı. Gülümsüyorum belki saklanmışsındır, bana sürpriz yapacaksındır. Evin her köşesini, en ufacık yerine bile bakıyorum, orada mısın diye.

Odama tekrar dönüyorum, az önce seni düşlediğim yatağıma uzanıyorum yine. Tavanı izliyorum. Odamın tavanı bile anladı artık seni ne kadar sevdiğimi. Senden bile daha iyi biliyorum. Belki de benden bile... Çünkü hep aynı yere bakarak düşünüyorum seni. Hep odamın tavanında seni görüyorum. Yukarıdan, oradan beni izlediğini görüyorum. İki göz kırpmam sonrasında... Yoksun.

Alıyorum sigaramı elime, yapıyorum senin sevdiğin gibi kahvemi, hem sana küfrediyorum gittin de gelmedin diye hem de kendime küfrediyorum gideni hala bekliyorum, gelecek diye. Çekiyorum sigaramı uzun uzun içime, tam burama... evet tam göğüsümün orada bi baskı hissediyorum bir acı. Umrumda mı oluyor sanıyorsun? Senin bana yaşattığın acılardan sonra bunun adına acı mı denir, bilmiyorum.

Kulağımda hep bir ayak sesleri. Arkadan, uzaklardan gelen bir müzik sesi de var. Tam net duyamıyorum ama huzur veriyor.

Şimdi yanında olduğun kişiye sorsana... Seni benden daha çok sevebilir mi diye. Emin ol, susacak ve başını öne eğecektir. Yetmeyecek, kalkıp gidecek yanından, dönmeyecek geri. Bana kalacaksın, bana döneceksin yine. Gözlerime bakacaksın ve yine ''Hiç gitmeyeceğim.'' diyeceksin. Ben ise, bir sigara daha yakıp, gülümseyerek terkedeceğim seni.



Fotoğrafım
Edirne, Ayşekadın, Türkiye
19 Ocak 1996, İskenderun doğumlu. Trakya Üniversitesi Halkla İlişkiler ve Tanıtım bölümü mezunu. 13 yaşından beri blogger. 2012 Hürriyet Bumerang Ödülleri'nde En Uyumlu site üçüncülüğüne hak kazandı. İlk kitabı İkinci Kadının Hikâyesi ise Temmuz 2016 yılında basıldı. Tüm kitabevleri ve online kitapçılarda satışta.