background img

The New Stuff

hasan okçu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
hasan okçu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kitabımı yazmaya başlayıp, bitirdiğim seneden (2013) sonra defalarca baştan sona okudum, düzenledim, hatalarımı gördüm ve değiştirdim. Tabii ki kitabı 17 yaşında yazmış olduğum için okuyan herkes çokça hata, yanlış bulabilir. Peki ben şimdi, kendi kitabımı neden ve nasıl eleştireceğim?

Yazının devamı için buraya tık...

Kendi Kitabıma Eleştiri (İkinci Kadının Hikâyesi)

Kitabımı yazmaya başlayıp, bitirdiğim seneden (2013) sonra defalarca baştan sona okudum, düzenledim, hatalarımı gördüm ve değiştirdim. Tabii ki kitabı 17 yaşında yazmış olduğum için okuyan herkes çokça hata, yanlış bulabilir. Peki ben şimdi, kendi kitabımı neden ve nasıl eleştireceğim?

Yazının devamı için buraya tık...


Merhaba arkadaşlar!

Uzun uzun zamanlar geçti, evet. Hayatımda benim için çok ama çok önemli gelişmeler ve adımlar oldu. Burada da uzun uzun yazıp herkesi sıkmak istemem. O zaman hadi bakalım, sizi hızlıca BURAYA alalım!


İkinci Kadının Hikâyesi


Merhaba arkadaşlar!

Uzun uzun zamanlar geçti, evet. Hayatımda benim için çok ama çok önemli gelişmeler ve adımlar oldu. Burada da uzun uzun yazıp herkesi sıkmak istemem. O zaman hadi bakalım, sizi hızlıca BURAYA alalım!



Merhaba arkadaşlar. Bugün sizlerle paylaşmak istediğim iki yeni haberim var. Bu iki haber de yan tarafta görüyor olduğunuz kitap kapağı ile birlikte bir nevi anlaşılıyordur.

Öncelikle ilk haberim birkaç gün önce açmış olduğum Wattpad sayfamla ilgili. Twitter'dan tanışıyor olduğum bir arkadaşım sayesinde keşfettim diyebilirim Wattpad'a. Daha öncelerde duymuş ve göz atmıştım fakat açma gereği nedense hiç duymadım. Fakat daha ayrıntılı şekilde bir bilgiye sahip olduğumda açmak istedim ve sesimi bir de orada duyurmayı tercih ettim.

Bu kitap kapağı da Wattpad'deki ilk çalışmamın kitap kapağı. Kapak düzenlemesi için Batuhan'a da bir kere daha teşekkür ederim. Wattpad'e girişimi blogda şimdiye kadar sizlerle paylaşmış olduğum deneme, düz yazı, mensur şiirleri kitaplaştırarak yapmak istedim. Bunların hepsi de benden parçalar olduğu için, Kelebek Taneleri adı tam olacaktır diye düşündüm. Wattpad'ten de beni takip edip kitabımı okumak isterseniz, kullanıcı adım: hhasanokcu
Direkt olarak kitabı okumak için buraya tık.

İkinci haberim ise uzun zamandır beni takip ediyor olanlarınız bilir, ilk kitabımı yazmış ve ikincisini yarılamış ve artık keşfedilmeyi beklemeyip yazarlık statüsünü avuçları arasına almak isteyen biriyim. Henüz 7-8 yayıneviyle daha görüşmem sürmekte fakat hissediyorum ki bu sefer ilk kitabımı basılmış bir şekilde ellerimde tutabileceğim. İlerleyen günlerde, haftalarda son haberleri de tüm sevincimle sizlerle paylaşmak istiyorum.

Umarım ki güzel sonuçlarla hep birlikte oluruz. Hepinize iyi haftalar!

Kelebek Taneleri - Hasan Okçu

Merhaba arkadaşlar. Bugün sizlerle paylaşmak istediğim iki yeni haberim var. Bu iki haber de yan tarafta görüyor olduğunuz kitap kapağı ile birlikte bir nevi anlaşılıyordur.

Öncelikle ilk haberim birkaç gün önce açmış olduğum Wattpad sayfamla ilgili. Twitter'dan tanışıyor olduğum bir arkadaşım sayesinde keşfettim diyebilirim Wattpad'a. Daha öncelerde duymuş ve göz atmıştım fakat açma gereği nedense hiç duymadım. Fakat daha ayrıntılı şekilde bir bilgiye sahip olduğumda açmak istedim ve sesimi bir de orada duyurmayı tercih ettim.

Bu kitap kapağı da Wattpad'deki ilk çalışmamın kitap kapağı. Kapak düzenlemesi için Batuhan'a da bir kere daha teşekkür ederim. Wattpad'e girişimi blogda şimdiye kadar sizlerle paylaşmış olduğum deneme, düz yazı, mensur şiirleri kitaplaştırarak yapmak istedim. Bunların hepsi de benden parçalar olduğu için, Kelebek Taneleri adı tam olacaktır diye düşündüm. Wattpad'ten de beni takip edip kitabımı okumak isterseniz, kullanıcı adım: hhasanokcu
Direkt olarak kitabı okumak için buraya tık.

İkinci haberim ise uzun zamandır beni takip ediyor olanlarınız bilir, ilk kitabımı yazmış ve ikincisini yarılamış ve artık keşfedilmeyi beklemeyip yazarlık statüsünü avuçları arasına almak isteyen biriyim. Henüz 7-8 yayıneviyle daha görüşmem sürmekte fakat hissediyorum ki bu sefer ilk kitabımı basılmış bir şekilde ellerimde tutabileceğim. İlerleyen günlerde, haftalarda son haberleri de tüm sevincimle sizlerle paylaşmak istiyorum.

Umarım ki güzel sonuçlarla hep birlikte oluruz. Hepinize iyi haftalar!

Merhaba arkadaşlar. Yine belli bir süre blogdan uzak kaldım. Yazacak bir dolu şeyim varken hiçbirine vakit bulamadım ve paylaşamadım. Şubat ayı benim için zaten oldukça yorucu ve berbat geçti. İki kere İstanbul'a yapmış olduğum yolculuk dışında hep bir koşuşturmaca vardı. Şubatın son 3 günü de Ankara'ya gittim, biraz da orayı gezeyim dedim fakat sizlere önerebileceğim kadar yer gezemedim maalesef. ODTÜ içinde ve Kızılay'da dolanıp durdum. Kızılay'da da sadece sinema ve yemek yemek için adını dahi unuttuğum bir yere oturduk o kadar.

Mart ayına ise felaket bir şekilde hasta girdim. Daha dün kendime yavaş yavaş gelmeye başladım. Boğazım enfeksiyon kapmış, bütün kemiklerim kırık içerisindeydi, halsizlik ve ateş de beni kıvrandırıyordu. Neyse ki düzenli ilaç ve iğnelerle şu an ayaktayım. İyileşir iyileşmez bloglamaya başlayacağım dedim çünkü ben de özlüyorum buraları.

Böyle 'dipnot!' tadında bir şeyler yazmak istedim. Bundan sonraki günlerde sık sık birlikte olmak dileğiyle...

Hoşça kalın!

Dipnot Tadında

Merhaba arkadaşlar. Yine belli bir süre blogdan uzak kaldım. Yazacak bir dolu şeyim varken hiçbirine vakit bulamadım ve paylaşamadım. Şubat ayı benim için zaten oldukça yorucu ve berbat geçti. İki kere İstanbul'a yapmış olduğum yolculuk dışında hep bir koşuşturmaca vardı. Şubatın son 3 günü de Ankara'ya gittim, biraz da orayı gezeyim dedim fakat sizlere önerebileceğim kadar yer gezemedim maalesef. ODTÜ içinde ve Kızılay'da dolanıp durdum. Kızılay'da da sadece sinema ve yemek yemek için adını dahi unuttuğum bir yere oturduk o kadar.

Mart ayına ise felaket bir şekilde hasta girdim. Daha dün kendime yavaş yavaş gelmeye başladım. Boğazım enfeksiyon kapmış, bütün kemiklerim kırık içerisindeydi, halsizlik ve ateş de beni kıvrandırıyordu. Neyse ki düzenli ilaç ve iğnelerle şu an ayaktayım. İyileşir iyileşmez bloglamaya başlayacağım dedim çünkü ben de özlüyorum buraları.

Böyle 'dipnot!' tadında bir şeyler yazmak istedim. Bundan sonraki günlerde sık sık birlikte olmak dileğiyle...

Hoşça kalın!


Bu sefer oluyor mudur? Bir şeyler...
Bir şeyler var mıdır? İçimde...

Ehemmiyeti var mıdır? Düşüncelerimin...
Hissedilebilir mi? Duygularım...

***

Bir şeyler hisseder gibi oluyorum.
Bir şeylerin hareket ettiğini,
kıpı kıpır olduğunu hissediyorum.
İçimde...

Düşüncelerimden maada bir şeyler var mı?
İçimi kemirip yok eden...

Duygularıma hulûl edemeyenler bile dolaşıyor içimde
Olabildiğine sessiz,
olabildiğine ehemmiyetsiz.

Kusuyor olduğum bir zehir gibi
akıtıyorum içimdeki, her kötü anın başrollerini.

Nefes almak istiyor,
refaha ermek istiyorum.

***

Kim bilir daha neler dönüyordur içimde?
Benden bihaber,
olabildiğine kurnaz.

İçimdeki ben, ben miyim?
Yoksa ruhumu ele geçirmiş,
acımasız bir güç mü?

***

''Sessiz ol.
Sus.
Geri adım at.
Ortadan kaybol.
Sen, aslında var olmayan,
karanlık bir silüetten ibaretsin.''

Kötü Anların Başrolleri


Bu sefer oluyor mudur? Bir şeyler...
Bir şeyler var mıdır? İçimde...

Ehemmiyeti var mıdır? Düşüncelerimin...
Hissedilebilir mi? Duygularım...

***

Bir şeyler hisseder gibi oluyorum.
Bir şeylerin hareket ettiğini,
kıpı kıpır olduğunu hissediyorum.
İçimde...

Düşüncelerimden maada bir şeyler var mı?
İçimi kemirip yok eden...

Duygularıma hulûl edemeyenler bile dolaşıyor içimde
Olabildiğine sessiz,
olabildiğine ehemmiyetsiz.

Kusuyor olduğum bir zehir gibi
akıtıyorum içimdeki, her kötü anın başrollerini.

Nefes almak istiyor,
refaha ermek istiyorum.

***

Kim bilir daha neler dönüyordur içimde?
Benden bihaber,
olabildiğine kurnaz.

İçimdeki ben, ben miyim?
Yoksa ruhumu ele geçirmiş,
acımasız bir güç mü?

***

''Sessiz ol.
Sus.
Geri adım at.
Ortadan kaybol.
Sen, aslında var olmayan,
karanlık bir silüetten ibaretsin.''


Kitaplarım ve Ben blogunun yazarı, Ağustos'un başında bir çekiliş düzenlemişti. Ben de her zaman olduğu gibi, kitap görünce dayanamadım ve katıldım. Nereden bilebilirdim ki o şanslı kişinin ben olacağını!

Evet, çekilişi kazanan isimlerden biri oldum ve Mutluluğun Öteki Yüzü adlı kitap, dün elime geçti. Bir kere daha Kitaplarım ve Ben blogunun yazarına teşekkürlerimi iletiyorum. Çekilişi kazanmak harika bir duyguymuş, onun sayesinde ilk defa bu duyguyu tatmış oldum.

Kitaplarım ve Ben'den Kazandım!


Kitaplarım ve Ben blogunun yazarı, Ağustos'un başında bir çekiliş düzenlemişti. Ben de her zaman olduğu gibi, kitap görünce dayanamadım ve katıldım. Nereden bilebilirdim ki o şanslı kişinin ben olacağını!

Evet, çekilişi kazanan isimlerden biri oldum ve Mutluluğun Öteki Yüzü adlı kitap, dün elime geçti. Bir kere daha Kitaplarım ve Ben blogunun yazarına teşekkürlerimi iletiyorum. Çekilişi kazanmak harika bir duyguymuş, onun sayesinde ilk defa bu duyguyu tatmış oldum.


Dün gece saat 23:00 civarında o kadar güzel ve komik şeyler gelip geçti ki başımdan, onları buraya yazmak geldi içimden. Hem çoktandır güldürmeceli, hepinizi kahkaha boğacak bir şeyler yazmıyordum, fırsat bu fırsat, takipçilerimin yüzlerine güldürme vakti geldi dedim. Tabii ben bu anlatacaklarıma bayağı bir güldüm, umarım ki sizleri de güldürür. 

Dediğim gibi saat 23:00'ü geçerken, o sırada yatağımda saçma bir şekilde uzanmış, elimde telefon, karanlığın içerisinde feysbukta dolanırken, bir de gördüm ki bir mesaj gelmiş. Tanımadığım biri ''Selam.'' yazmış. Bende de asla ''Aa tanımadığım biri bana mesaj atmış, ıyy salak ya 'prdon tanşyo myz acba?''' gibisinden saçma salak şeyler yazmam ve tanımasam da o kişiyle olabildiğince samimi konuşmaya çalışırım. ''Merhaba.'' yazıp gönderdim ve konuşmamız başladı.

Beni bulup ekleme hikayesini anlattı. Gugıl amcamıza bir şeyler sormuş bir de bakmış benim blog. Aman Allah'ım bu da ne demiş girmiş, öyle böyle derken feysten eklemiş ve konuşmak istemiş. Hem beni bu şekilde bulması hem de benimle olan konuşmasındaki samimiyetten dolayı ben de mutlu oldum onu tanıdığıma.

Her neyse, sonra arkadaşımız birden bire bana şu soruyu yöneltti: ''Ailen sana başka bir isim koymayı düşünmüş de sonra dedenin ismini mi koymuşlar?'' Allaaah! 17 yaşındayım ve belki hayatım boyunca 17 bin kere karşılaştığım bir soru. Bu soru her sorulduğunda içimden öncelikle anne ve babacığımdan özür dileyip sonradan sövmeye başlıyorum.

Ben de ''Annem Burak veya Berkay istemiş ama babam da babasının adını koymak istemiş işte.'' dedim. Arkadaşımız da ordan ''Hiç Hasan değilsin çünkü, sen de Hasan tipi yok. Burak ve Berkay tipi var gerçekten.'' dedi. Gecenin bilmem kaçı, ''Hiç Hasan değilsin çünkü.'' kısmını okuduktan sonra beni bir gülme krizi aldı ki sormayın. Kendimi o kadar kaptırmışım ki bir ara yataktan düşüyordum, neyse ki son anda kurtardım kendimi.

Yani aslında ne kadar gülsem de çok gıcık oluyorum abi adımın Hasan olmasına. Hasan ne Allah için yani canım babacığım. Ne biliyim işte annem istemiş Burak, koy Burak gitsin yani. Berk koy. Hasan ne eyy saçına kaşına kurban olduğum.

Yalnız anneme de az sinirlenmedim değil yani, baktın Hasan koyacak kalk, kaç hastaneden iki dakikalığına köşedeki nüfus şeyisiliğine git çıkar bir tane nüfus cüzdanı, koy adımı Burak!

Hasan demeyin bana pıliiizzz.

Burak Tipli Hasan Olmak


Dün gece saat 23:00 civarında o kadar güzel ve komik şeyler gelip geçti ki başımdan, onları buraya yazmak geldi içimden. Hem çoktandır güldürmeceli, hepinizi kahkaha boğacak bir şeyler yazmıyordum, fırsat bu fırsat, takipçilerimin yüzlerine güldürme vakti geldi dedim. Tabii ben bu anlatacaklarıma bayağı bir güldüm, umarım ki sizleri de güldürür. 

Dediğim gibi saat 23:00'ü geçerken, o sırada yatağımda saçma bir şekilde uzanmış, elimde telefon, karanlığın içerisinde feysbukta dolanırken, bir de gördüm ki bir mesaj gelmiş. Tanımadığım biri ''Selam.'' yazmış. Bende de asla ''Aa tanımadığım biri bana mesaj atmış, ıyy salak ya 'prdon tanşyo myz acba?''' gibisinden saçma salak şeyler yazmam ve tanımasam da o kişiyle olabildiğince samimi konuşmaya çalışırım. ''Merhaba.'' yazıp gönderdim ve konuşmamız başladı.

Beni bulup ekleme hikayesini anlattı. Gugıl amcamıza bir şeyler sormuş bir de bakmış benim blog. Aman Allah'ım bu da ne demiş girmiş, öyle böyle derken feysten eklemiş ve konuşmak istemiş. Hem beni bu şekilde bulması hem de benimle olan konuşmasındaki samimiyetten dolayı ben de mutlu oldum onu tanıdığıma.

Her neyse, sonra arkadaşımız birden bire bana şu soruyu yöneltti: ''Ailen sana başka bir isim koymayı düşünmüş de sonra dedenin ismini mi koymuşlar?'' Allaaah! 17 yaşındayım ve belki hayatım boyunca 17 bin kere karşılaştığım bir soru. Bu soru her sorulduğunda içimden öncelikle anne ve babacığımdan özür dileyip sonradan sövmeye başlıyorum.

Ben de ''Annem Burak veya Berkay istemiş ama babam da babasının adını koymak istemiş işte.'' dedim. Arkadaşımız da ordan ''Hiç Hasan değilsin çünkü, sen de Hasan tipi yok. Burak ve Berkay tipi var gerçekten.'' dedi. Gecenin bilmem kaçı, ''Hiç Hasan değilsin çünkü.'' kısmını okuduktan sonra beni bir gülme krizi aldı ki sormayın. Kendimi o kadar kaptırmışım ki bir ara yataktan düşüyordum, neyse ki son anda kurtardım kendimi.

Yani aslında ne kadar gülsem de çok gıcık oluyorum abi adımın Hasan olmasına. Hasan ne Allah için yani canım babacığım. Ne biliyim işte annem istemiş Burak, koy Burak gitsin yani. Berk koy. Hasan ne eyy saçına kaşına kurban olduğum.

Yalnız anneme de az sinirlenmedim değil yani, baktın Hasan koyacak kalk, kaç hastaneden iki dakikalığına köşedeki nüfus şeyisiliğine git çıkar bir tane nüfus cüzdanı, koy adımı Burak!

Hasan demeyin bana pıliiizzz.

Merhaba değerli takipçilerim, sevgili okuyucularım...

Hepimizin artık bildiği gibi Temmuz'un ilk günü itibariyle GFC artık ulaşılmaz oluyor ve GFC üzerinden takip ettiğiniz bloggerların yazılarına ne yazık ki bakamıyor olacaksınız. Bu sebeple herkes ardı ardına Bloglovin açmaya devam ediyor.

Nasıl açacağınızı bilmiyorsanız, daha önce yazmış olduğum yazıda görsellerle birlikte anlatmıştım. Yazıma ''buradan'' ulaşabilirsiniz.

Zaten Bloglovin'e üyeliğinizi yapar yapmaz, GFC üzerinden şu an takip ediyor olduğunuz bloglar otomatik olarak orada da takibe devam ediliyor. Yani blogları tekrardan bulup da takibe alma gibi bir durum söz konusu olmayacaktır. Fakat bu GFC kalktığında da devam eder mi bilmediğim için, elinizi çabuk tutup Bloglovin'e üye olup beni de takibe almanızı öneririm.

Şimdiden hepinize teşekkür ederim.

 Yukarıdaki resme tıklayarak Bloglovin profilime ulaşabilirsiniz...

Ve Bloglovin Geldi Çattı

Merhaba değerli takipçilerim, sevgili okuyucularım...

Hepimizin artık bildiği gibi Temmuz'un ilk günü itibariyle GFC artık ulaşılmaz oluyor ve GFC üzerinden takip ettiğiniz bloggerların yazılarına ne yazık ki bakamıyor olacaksınız. Bu sebeple herkes ardı ardına Bloglovin açmaya devam ediyor.

Nasıl açacağınızı bilmiyorsanız, daha önce yazmış olduğum yazıda görsellerle birlikte anlatmıştım. Yazıma ''buradan'' ulaşabilirsiniz.

Zaten Bloglovin'e üyeliğinizi yapar yapmaz, GFC üzerinden şu an takip ediyor olduğunuz bloglar otomatik olarak orada da takibe devam ediliyor. Yani blogları tekrardan bulup da takibe alma gibi bir durum söz konusu olmayacaktır. Fakat bu GFC kalktığında da devam eder mi bilmediğim için, elinizi çabuk tutup Bloglovin'e üye olup beni de takibe almanızı öneririm.

Şimdiden hepinize teşekkür ederim.

 Yukarıdaki resme tıklayarak Bloglovin profilime ulaşabilirsiniz...


Ve beklenen gün geldi!

Çekilişi kazanan arkadaşımız belli oldu. Heyecanı biraz daha arttırmak için kazananı videoda göreceksiniz, buraya yazmayacağım.

Tekrardan hepinize katılımınız için teşekkür etmek istiyorum.
Kazanan arkadaşımızı tebrik ediyorum.

Bir sonraki çekilişte görüşmek üzere!

Kazanan arkadaşımız nelere sahip oldu? 

Bertrice Small'in Adora adlı kitabı, üç adet renkli kalem ve bir adet not defteri.
Bunların yanında arkadaşımız için kendi seçeceğim sürpriz bir hediyeyi göndereceğim.

Çekilişin Sonucu Belli Oldu!


Ve beklenen gün geldi!

Çekilişi kazanan arkadaşımız belli oldu. Heyecanı biraz daha arttırmak için kazananı videoda göreceksiniz, buraya yazmayacağım.

Tekrardan hepinize katılımınız için teşekkür etmek istiyorum.
Kazanan arkadaşımızı tebrik ediyorum.

Bir sonraki çekilişte görüşmek üzere!

Kazanan arkadaşımız nelere sahip oldu? 

Bertrice Small'in Adora adlı kitabı, üç adet renkli kalem ve bir adet not defteri.
Bunların yanında arkadaşımız için kendi seçeceğim sürpriz bir hediyeyi göndereceğim.


Merhaba, beni yazmaya başladığım günden beri asla yalnız bırakmayan, yazdıkça mutlu etmek istediğim, duygularımı yazarak anlatmak istediğim biricik takipçilerim, okurlarım.

Tam tamına 4 senedir blog yazarlığı yapmaktayım. Çok küçük yaşta başladım yazmaya. Bu yüzden yazmanın, yazarak bir şeyler anlatmanın nasıl bir duygu olduğunu artık çok içten biliyor ve anlayabiliyorum. Kimi zamanlar geldi istediğim halde yazamadım, kimi zamanlar geldi yazdığım halde bir türlü olmayan şeyler oldu. Her türlü inişi çıkışı yaşadım ve nihayet iyi bir yere geldiğimi düşünüyorum.

Bir şanssızlığım vardı ki, sürekli olarak bu 4 sene içerisinde hep değişimdeydim. Önce Tumblr'da yazmaya başladım, daha sonra Blogger ve daha sonra Wordpress. Son olarak da ''Konuşan Kalem'' ismini verdiğim bu blogumu açtım ve Konuşan Kalemde de 1 yılımı doldurmuş bulunmaktayım.

Şu an o kadar şey yazmak istiyor, sizlerle uzun uzun konuşmak istiyorum aslında. Fakat sıkılırsınız diye de korkmuyor değilim. Bu ben de hep olan bir duygudur aslında. İçimde hep bir ''acaba?'' duygusu vardır. O yüzden hep daha iyi, hep daha güzel şeyler yazmak, sizlere her şeyin en güzelini okutmak ve sunmak istiyorum. Umarım bu konuda başarılı oluyorumdur ve sizleri memnun edebiliyorumdur.

Bu blogumu açtığımdan beri hep bir cümle kullandım: ''Sizler beni okuduğunuz sürece, kalemim asla susmayacak!'' diye. Sizden tek isteğim beni okumaktan asla vazgeçmeyin, çünkü ben yazmayı çok seviyorum. Yazmayı sevmemin en büyük etkeni de sizlersiniz. Hep var olun, hep benimle olun. Beraber gülelim, beraber ağlayalım.

Hepinize sonsuz teşekkürler ve sonsuz sevgiler.
Benim için çok değerlisiniz.

Konuşan Kalem 1 Yaşında!

Merhaba, beni yazmaya başladığım günden beri asla yalnız bırakmayan, yazdıkça mutlu etmek istediğim, duygularımı yazarak anlatmak istediğim biricik takipçilerim, okurlarım.

Tam tamına 4 senedir blog yazarlığı yapmaktayım. Çok küçük yaşta başladım yazmaya. Bu yüzden yazmanın, yazarak bir şeyler anlatmanın nasıl bir duygu olduğunu artık çok içten biliyor ve anlayabiliyorum. Kimi zamanlar geldi istediğim halde yazamadım, kimi zamanlar geldi yazdığım halde bir türlü olmayan şeyler oldu. Her türlü inişi çıkışı yaşadım ve nihayet iyi bir yere geldiğimi düşünüyorum.

Bir şanssızlığım vardı ki, sürekli olarak bu 4 sene içerisinde hep değişimdeydim. Önce Tumblr'da yazmaya başladım, daha sonra Blogger ve daha sonra Wordpress. Son olarak da ''Konuşan Kalem'' ismini verdiğim bu blogumu açtım ve Konuşan Kalemde de 1 yılımı doldurmuş bulunmaktayım.

Şu an o kadar şey yazmak istiyor, sizlerle uzun uzun konuşmak istiyorum aslında. Fakat sıkılırsınız diye de korkmuyor değilim. Bu ben de hep olan bir duygudur aslında. İçimde hep bir ''acaba?'' duygusu vardır. O yüzden hep daha iyi, hep daha güzel şeyler yazmak, sizlere her şeyin en güzelini okutmak ve sunmak istiyorum. Umarım bu konuda başarılı oluyorumdur ve sizleri memnun edebiliyorumdur.

Bu blogumu açtığımdan beri hep bir cümle kullandım: ''Sizler beni okuduğunuz sürece, kalemim asla susmayacak!'' diye. Sizden tek isteğim beni okumaktan asla vazgeçmeyin, çünkü ben yazmayı çok seviyorum. Yazmayı sevmemin en büyük etkeni de sizlersiniz. Hep var olun, hep benimle olun. Beraber gülelim, beraber ağlayalım.

Hepinize sonsuz teşekkürler ve sonsuz sevgiler.
Benim için çok değerlisiniz.


Merhaba arkadaşlar.

Takip ediyor olanlar bilir, Blogum Dergisi 12. sayısının şerefine biz bloggerlar için çok güzel bir yarışma düzenledi. Yılın Bloglarının seçileceği oylama başladı. Ben de bu oylama süreci içerisinde ''Kültür ve Sanat Kategorisi''nde yarışıyor olacağım.

Sizlerden isteyeceğim şey de -tabii sizler de layık görüyorsanız- oyunuzu bana vermeniz. Yapacağınız tek şey altta verdiğim linke tıklayıp ''hasanokcuu.blogspot.com''u işaretleyerek en altta yer alan ''Vote'' butonuna basmak olacak.

Oy kullanacağınız link: http://blogumdergisi.blogspot.com/p/blogum-dergisi-odulleri-kultur-sanat.html

Oylarınızı bana layık görüyorsanız ne mutlu bana.
Kategorimde benimle birlikte yarışıyor olan blogger arkadaşlarıma da başarılar dilerim.
Oylama 25 Mayıs'a kadar sürecektir.

Sevgiyle kalın.

Oylar Konuşan Kaleme!


Merhaba arkadaşlar.

Takip ediyor olanlar bilir, Blogum Dergisi 12. sayısının şerefine biz bloggerlar için çok güzel bir yarışma düzenledi. Yılın Bloglarının seçileceği oylama başladı. Ben de bu oylama süreci içerisinde ''Kültür ve Sanat Kategorisi''nde yarışıyor olacağım.

Sizlerden isteyeceğim şey de -tabii sizler de layık görüyorsanız- oyunuzu bana vermeniz. Yapacağınız tek şey altta verdiğim linke tıklayıp ''hasanokcuu.blogspot.com''u işaretleyerek en altta yer alan ''Vote'' butonuna basmak olacak.

Oy kullanacağınız link: http://blogumdergisi.blogspot.com/p/blogum-dergisi-odulleri-kultur-sanat.html

Oylarınızı bana layık görüyorsanız ne mutlu bana.
Kategorimde benimle birlikte yarışıyor olan blogger arkadaşlarıma da başarılar dilerim.
Oylama 25 Mayıs'a kadar sürecektir.

Sevgiyle kalın.

Bu sıcak havalar, bana ister istemez geçtiğimiz yaz günlerini hatırlatıverdi. Oturdum düşündüm bütün gün ve gerçekten güzel günlerdi dedim. Bir kere daha söylemeliyim bunu. Bu yaz ayları o kadar güzel olacak mı diye de düşünmeden edemedim. Cevabını içten içe biliyorum çünkü az çok. Fakat yine de umudumu kaybetmeden, geçen seneden daha güzel günler yaşamaya çalışacağım. 

Geçtiğimiz yaz günlerinin her biri ayrı komikti bizim için. (Bizim derken, benim dışımda bir de Sanem var tabii.) Neredeyse her gün akşam sekize doğru dışarı çıkar gecelere kadar dolanır dururduk etrafta. Tabii birlikteyken bu kadar eğlenmemizin en etkin sebebi, yedi senenin getirmiş olduğu bir dostluk. 

Sıcak yaz günlerinde en vazgeçilmezimiz ise kesinlikle waffledır. Şöyle üzerine bol bol çikolata sosu, çilekler, muzlar... Her gün ilk işimiz, aynı yere gidip waffle yemek oluyordu. (Ve asıl anlatmak istediğim, olayın patladığı yere geçiş yapabilirim artık.)

Her zaman olduğu gibi sıradan bir gündü. Hazırlandım, giyindim, Sanem geldi beraber çıktık dışarı. Hani biliyoruz sonuçta artık direk sahildeki kafeye gidip waffle yiyeceğiz. Oraya yaklaştıkça tabii eller cebe, cüzdana doğru kayıyor para tam mı diye. Dediğim gibi çok yakın dost olduğumuzdan böyle bir şeyin de lafı asla olmaz aramızda. Ben de varsa ikimizindir, onda varsa onundur. Yani sadece onun. 

Şaka bir yana gerçekten birbirimizle bir şeyler paylaşmayı seven iki arkadaşız. 

Her neyse, baktık işte ben de iki lira eksik var. Sanem'deki de ancak kendisine yeter. Ne yapsak ne etsek dedik, aklıma halam geldi. Halamlar da her gün bizim gittiğimiz kafenin yanındaki aile çay bahçesine giderler. Gittik yanına halamın işte böyle ben pıtır pıtır halama yanaşıyorum böyle iki üç gülücük ''ehe ihi''den sonra halam da çakıyor durumu tabii ''İste hadi ne isteyeceksin?'' deyince ben de hiç o sevimliliğimi bozmadan ''Ehe şey ya halacık şimdi bizim iki lira eksiğimiz var yani sen şimdi bana şey etsen ben sana şey ederim yani şey değil yoksa da yani şey işte.'' Ben saçmalarken halam bana çoktan parayı vermiş, beni de Sanem'i de öpmüştü zaten. 

Artık kafeye yolculuk başladı... On adım sonra kafeye gireceğiz. Ama ne göreyim ben? Kafenin arka kapısından gireceğiz! Sanem'in koluna girmişim o sırada, tam gireceğiz durdurdum Sanem'i. Onun da klasik bir bakışı vardır her şeye aynı tepki aynı bakış yani. Böyle bir kaş kalkık ''Hayırdır olom'' der gibi bir bakış. Ben de tabii anladım hemen çaktım cevabı ''Kızım baksana ne güzel giyinmişiz cici cici arka kapıdan gazetecilerden kaçar gibi mi gireceğiz. Gel şöyle ön kapıdan milletin içinden geçelim de boyumuzu posumuzu görsünler bi hallahalla ya.'' 

Tabii bunları eğlencesine diyorum yani. Arkadaş ortamlarında sürekli o ortamı neşelendiren, şımarıklık yapan biri vardır ya, işte o hep benimdir. Güldürmeyi, gülmeyi severim Yine öyle bir şey yaptım. Sanem de dünyanın en üşengeç varlığı olarak, oflayıp puflayarak benimle beraber şöööyle bir kafeyi tavaf etti. Geldik ön kapıya. Ama önce şu uzuncana kaldırımdan yürüyüp, sağa sola serpilen masalardaki insanların ortasından geçerek kapıya gitmeliyiz. E hadi bismillah!

Daha iki üç adım atmamla, kafede oturan insanların tam ortasında ayağımın takılması bir oldu! O salına salına yürüyordum ya aha da şimdi böyle sırtımdan bıçaklanmış gibi, karşımda birini canlı canlı doğruyorlarmış gibi bir ifade aldı gitti yüzümü. Neyse ki tam yapışmadım yere tek elim yere değdi diğeriyle zaten Sanem sağ olsun çekti tuttu. Pardon ya ne sağ olsun Allah'ını seversen ya ne biçim dostsun ne biçim arkadaşsın kızım sen ya! Ben orada düşüyorum insan içinde bu gelmiş gülüyor. Yarım saatte susturamadık tabii arkadaşı. 

Ama ben ne yaptım? Tabii ki de artık oradan geçemezdim yani. Ya herkes gördüyse düştüğümü ya bana gülüyorlarsa? Bu sefer bir şey demeden, Sanem'in kahkahaları arasında tekrardan şöööyle bir dolandırdım onu arka kapıya ve gazetecilerden kaçarak arka kapıdan girdik. 

Bir waffle için, bir öne bir arkaya yaptığımız için de ayrıca bir küfür de yedim tabii.

O değilde waffle çok güzeldi arkadaş ya. Çok özledim...
Gelir mi tekrar o günler? 
Varsın ayağım takılsın düşeyim yani. 

Waffle'ın Uğruna...

Bu sıcak havalar, bana ister istemez geçtiğimiz yaz günlerini hatırlatıverdi. Oturdum düşündüm bütün gün ve gerçekten güzel günlerdi dedim. Bir kere daha söylemeliyim bunu. Bu yaz ayları o kadar güzel olacak mı diye de düşünmeden edemedim. Cevabını içten içe biliyorum çünkü az çok. Fakat yine de umudumu kaybetmeden, geçen seneden daha güzel günler yaşamaya çalışacağım. 

Geçtiğimiz yaz günlerinin her biri ayrı komikti bizim için. (Bizim derken, benim dışımda bir de Sanem var tabii.) Neredeyse her gün akşam sekize doğru dışarı çıkar gecelere kadar dolanır dururduk etrafta. Tabii birlikteyken bu kadar eğlenmemizin en etkin sebebi, yedi senenin getirmiş olduğu bir dostluk. 

Sıcak yaz günlerinde en vazgeçilmezimiz ise kesinlikle waffledır. Şöyle üzerine bol bol çikolata sosu, çilekler, muzlar... Her gün ilk işimiz, aynı yere gidip waffle yemek oluyordu. (Ve asıl anlatmak istediğim, olayın patladığı yere geçiş yapabilirim artık.)

Her zaman olduğu gibi sıradan bir gündü. Hazırlandım, giyindim, Sanem geldi beraber çıktık dışarı. Hani biliyoruz sonuçta artık direk sahildeki kafeye gidip waffle yiyeceğiz. Oraya yaklaştıkça tabii eller cebe, cüzdana doğru kayıyor para tam mı diye. Dediğim gibi çok yakın dost olduğumuzdan böyle bir şeyin de lafı asla olmaz aramızda. Ben de varsa ikimizindir, onda varsa onundur. Yani sadece onun. 

Şaka bir yana gerçekten birbirimizle bir şeyler paylaşmayı seven iki arkadaşız. 

Her neyse, baktık işte ben de iki lira eksik var. Sanem'deki de ancak kendisine yeter. Ne yapsak ne etsek dedik, aklıma halam geldi. Halamlar da her gün bizim gittiğimiz kafenin yanındaki aile çay bahçesine giderler. Gittik yanına halamın işte böyle ben pıtır pıtır halama yanaşıyorum böyle iki üç gülücük ''ehe ihi''den sonra halam da çakıyor durumu tabii ''İste hadi ne isteyeceksin?'' deyince ben de hiç o sevimliliğimi bozmadan ''Ehe şey ya halacık şimdi bizim iki lira eksiğimiz var yani sen şimdi bana şey etsen ben sana şey ederim yani şey değil yoksa da yani şey işte.'' Ben saçmalarken halam bana çoktan parayı vermiş, beni de Sanem'i de öpmüştü zaten. 

Artık kafeye yolculuk başladı... On adım sonra kafeye gireceğiz. Ama ne göreyim ben? Kafenin arka kapısından gireceğiz! Sanem'in koluna girmişim o sırada, tam gireceğiz durdurdum Sanem'i. Onun da klasik bir bakışı vardır her şeye aynı tepki aynı bakış yani. Böyle bir kaş kalkık ''Hayırdır olom'' der gibi bir bakış. Ben de tabii anladım hemen çaktım cevabı ''Kızım baksana ne güzel giyinmişiz cici cici arka kapıdan gazetecilerden kaçar gibi mi gireceğiz. Gel şöyle ön kapıdan milletin içinden geçelim de boyumuzu posumuzu görsünler bi hallahalla ya.'' 

Tabii bunları eğlencesine diyorum yani. Arkadaş ortamlarında sürekli o ortamı neşelendiren, şımarıklık yapan biri vardır ya, işte o hep benimdir. Güldürmeyi, gülmeyi severim Yine öyle bir şey yaptım. Sanem de dünyanın en üşengeç varlığı olarak, oflayıp puflayarak benimle beraber şöööyle bir kafeyi tavaf etti. Geldik ön kapıya. Ama önce şu uzuncana kaldırımdan yürüyüp, sağa sola serpilen masalardaki insanların ortasından geçerek kapıya gitmeliyiz. E hadi bismillah!

Daha iki üç adım atmamla, kafede oturan insanların tam ortasında ayağımın takılması bir oldu! O salına salına yürüyordum ya aha da şimdi böyle sırtımdan bıçaklanmış gibi, karşımda birini canlı canlı doğruyorlarmış gibi bir ifade aldı gitti yüzümü. Neyse ki tam yapışmadım yere tek elim yere değdi diğeriyle zaten Sanem sağ olsun çekti tuttu. Pardon ya ne sağ olsun Allah'ını seversen ya ne biçim dostsun ne biçim arkadaşsın kızım sen ya! Ben orada düşüyorum insan içinde bu gelmiş gülüyor. Yarım saatte susturamadık tabii arkadaşı. 

Ama ben ne yaptım? Tabii ki de artık oradan geçemezdim yani. Ya herkes gördüyse düştüğümü ya bana gülüyorlarsa? Bu sefer bir şey demeden, Sanem'in kahkahaları arasında tekrardan şöööyle bir dolandırdım onu arka kapıya ve gazetecilerden kaçarak arka kapıdan girdik. 

Bir waffle için, bir öne bir arkaya yaptığımız için de ayrıca bir küfür de yedim tabii.

O değilde waffle çok güzeldi arkadaş ya. Çok özledim...
Gelir mi tekrar o günler? 
Varsın ayağım takılsın düşeyim yani. 

Merhaba değerli takipçilerim...

Geçen ay da belirttiğim gibi artık Blogum Dergisi'nde sabit olarak yazarlık yapıyorum. Her ay gönderiyor olduğum yazıları, sizlerle burada, yani blogumda da paylaşıyorum (dergi yayına girdikten sonra tabii ki). Fakat yazıların dergide okunması daha büyük bir keyif, ayrı bir zevk verir insana diye düşündüğümden, haliyle burada da dergiyi sizlere sunuyorum.

En önemlisi de tabii ki bir çok kişinin bu dergi üzerinde emeğinin olmasıdır. Her sayı bir öncekinden daha başarılı daha bir harika oluyor ve olacak diye de düşünüyorum.

Dergi üzerinden yazımı okumak istiyorsanız, 6. sayfaya gelmeniz yeterli olacaktır.
Blogumdan okumak istiyorsanız ise buraya tık tık!

Hepinize teşekkür ederiz...

Blogum Dergisi Mayıs Sayısı

Merhaba değerli takipçilerim...

Geçen ay da belirttiğim gibi artık Blogum Dergisi'nde sabit olarak yazarlık yapıyorum. Her ay gönderiyor olduğum yazıları, sizlerle burada, yani blogumda da paylaşıyorum (dergi yayına girdikten sonra tabii ki). Fakat yazıların dergide okunması daha büyük bir keyif, ayrı bir zevk verir insana diye düşündüğümden, haliyle burada da dergiyi sizlere sunuyorum.

En önemlisi de tabii ki bir çok kişinin bu dergi üzerinde emeğinin olmasıdır. Her sayı bir öncekinden daha başarılı daha bir harika oluyor ve olacak diye de düşünüyorum.

Dergi üzerinden yazımı okumak istiyorsanız, 6. sayfaya gelmeniz yeterli olacaktır.
Blogumdan okumak istiyorsanız ise buraya tık tık!

Hepinize teşekkür ederiz...


Sıkılıyorum salonda oturup,
televizyonda kavga edip, tartışan insanları izlemekten.
Kumandanın kırmızı düğmesine basıyorum
ve o an fark ediyorum
düğmenin ne kadar canlı bir kırmızı olduğunu.
Fark ettiğim bu değildi sadece,
kaderine de üzülüyorum kırmızının.
Yirmiye yakın siyah düğme arasında
tek bir kırmızı
tüm kaderi o belirliyor.

***

Kalktım yerimden yavaşça,
odama doğru yürümeye başladım.
Eğildim,
yerde duran fişi aldım elime ve prize taktım.
Açılmasını bekledim sabırsızca bilgisayarın,
şifreyi girdim ve…
Ve senin görüntün geldi aniden ekrana,
Boş gözlerle bakakaldım,
boş gözlerle bana bakan fotoğrafına.
Ne tatlısın öyle…
Üşüdüğüm için bacaklarımın arasına sıkıştırdığım elimi
çekiyorum.
Birini; ekrana, yüzüne doğru korkakça
bir titremeyle yaklaştırıyorum.
Yüzüne dokunuyorum…
Dudaklarında gezdiriyorum parmaklarımı,
usulca…
Gözlerimi kapatıp
bir öpücük konduruyorum hafiften
dudağına…

***

Gözlerimden yaşlar akmış
hissetmemişim…
Dayanamadım…
Çektim fişi hemen.
Sessizliğin ortasında patlayarak,
büyük bir gürültüyle karardı ekran.
Yatağa bıraktım kendimi,
telefonu aradı yatağın üzerinde
ellerim…
Buldum nihayet,
açtım kilidi.
Aynı fotoğrafını buraya da koymuşum.
Delirdim mi?
Kafayı mı yedim?
Bilmiyorum…
Belki de sadece, masum
saf bir sevgi benimkisi.

***

Pencerenin önüne geliyor,
telefonumu aşağıya fırlatmak için hazırlanıyorum.
Yapabileceğimi mi sandınız?
Yapamadım, hayır.
Yaptığım tek şey,
zifiri karanlık odamda,
yatağıma uzanıp,
ekrana bakarak uykuya dalmak oldu.

Uykuya dalmadan aklımdan geçirdiğim şey ise,
‘’Acaba sen de,
sen de beni böyle seviyor musun?’’ oldu.
Sahi,
sen beni böyle seviyor musun?
Ya da bir başkasını,
benim seni sevdiğim kadar,
seviyor musun?
Sevme…
Kimseyi görme…
Bakma hiçbir göze…
Bakma hiçbir surete…
Beni sev,
benim gözlerimin içerisine hapsol,
benim suretimi ört, kendi suretinle…

(Bu yazım, Blogum Dergisi Mayıs 2013 Sayısı'nda yayınlanmıştır.)

Yalnız Kırmızı


Sıkılıyorum salonda oturup,
televizyonda kavga edip, tartışan insanları izlemekten.
Kumandanın kırmızı düğmesine basıyorum
ve o an fark ediyorum
düğmenin ne kadar canlı bir kırmızı olduğunu.
Fark ettiğim bu değildi sadece,
kaderine de üzülüyorum kırmızının.
Yirmiye yakın siyah düğme arasında
tek bir kırmızı
tüm kaderi o belirliyor.

***

Kalktım yerimden yavaşça,
odama doğru yürümeye başladım.
Eğildim,
yerde duran fişi aldım elime ve prize taktım.
Açılmasını bekledim sabırsızca bilgisayarın,
şifreyi girdim ve…
Ve senin görüntün geldi aniden ekrana,
Boş gözlerle bakakaldım,
boş gözlerle bana bakan fotoğrafına.
Ne tatlısın öyle…
Üşüdüğüm için bacaklarımın arasına sıkıştırdığım elimi
çekiyorum.
Birini; ekrana, yüzüne doğru korkakça
bir titremeyle yaklaştırıyorum.
Yüzüne dokunuyorum…
Dudaklarında gezdiriyorum parmaklarımı,
usulca…
Gözlerimi kapatıp
bir öpücük konduruyorum hafiften
dudağına…

***

Gözlerimden yaşlar akmış
hissetmemişim…
Dayanamadım…
Çektim fişi hemen.
Sessizliğin ortasında patlayarak,
büyük bir gürültüyle karardı ekran.
Yatağa bıraktım kendimi,
telefonu aradı yatağın üzerinde
ellerim…
Buldum nihayet,
açtım kilidi.
Aynı fotoğrafını buraya da koymuşum.
Delirdim mi?
Kafayı mı yedim?
Bilmiyorum…
Belki de sadece, masum
saf bir sevgi benimkisi.

***

Pencerenin önüne geliyor,
telefonumu aşağıya fırlatmak için hazırlanıyorum.
Yapabileceğimi mi sandınız?
Yapamadım, hayır.
Yaptığım tek şey,
zifiri karanlık odamda,
yatağıma uzanıp,
ekrana bakarak uykuya dalmak oldu.

Uykuya dalmadan aklımdan geçirdiğim şey ise,
‘’Acaba sen de,
sen de beni böyle seviyor musun?’’ oldu.
Sahi,
sen beni böyle seviyor musun?
Ya da bir başkasını,
benim seni sevdiğim kadar,
seviyor musun?
Sevme…
Kimseyi görme…
Bakma hiçbir göze…
Bakma hiçbir surete…
Beni sev,
benim gözlerimin içerisine hapsol,
benim suretimi ört, kendi suretinle…

(Bu yazım, Blogum Dergisi Mayıs 2013 Sayısı'nda yayınlanmıştır.)

Bu ayın başında, Tumblr'dan Seçmeler başlığı altında bir post atmış ve Tumblr'dan seçtiğim, gerek komik gerek duygusal bir kaç fotoğraf ve gif paylaşmıştım. O post için çok güzel yorumlar geldi. Ben de devam ettireyim o halde dedim ve şimdi de sizlerle Tumblr'da beğendiğim postları, bu post ile paylaşacağım.

Bakalım beğendiklerim arasında neler varmış neler?


Burada gördüğümüz minik bebişimizin ne fırlattığını inanın ki anlayamadım gitti. Büyük ihtimal para gibi görünüyor ama para niye bu kadar büyük olsun ki de demiyor değilim. Acaba bebiş küçücük minnacık bişey diye onlar kocaman mı görünüyor?


Bu iki arkadaş mıdır sevgili midir artık her neyseler adrenaline sağdan soldan girmişler valla.


Burada da kavganın ortasında herkese ağız burun daldığını sanıp da havaya giren bir arkadaşımızı görüyoruz. 


Ortaya karışık fan olmuş arkadaş.


İlk gördüğümde yarılasıca güldüğüm bir gif.


En hoşuma giden ve en çok beğendiğim gif de budur. Müzik!


Yalnız onlar kaldırıma halı mı sermişler!? Daha şimdi fark ediyorum!


Bize artislik yapan bir amcamız her an kafadan gözden olabilir. Aman dikkat diyoruz.


Geçtiğimiz günlerde bir maçtan kalan bu görüntüler gerçekten acayip komikti. Ronaldo ile konuşmaya çalışan Sabri'miz tüm uğraşlarına rağmen bir cevap alamayınca bu hayalinden vazgeçiyor ve koşarak olay mahallinden uzaklaşıveriyor.


Kapanışı da duygusal yapalım dedim. Kanser olan arkadaşları için saçlarını kazıtan bir grup örnek arkadaş, dost görüyoruz. Gerçekten düşünülmesi çok ince ve insanı derinden etkileyen bir olay. Her gördüğümde içimi duygu kaplıyor.

Beni Tumblr'dan takip altına almak için buraya tık tık!

Tumblr / Beğendiklerim

Bu ayın başında, Tumblr'dan Seçmeler başlığı altında bir post atmış ve Tumblr'dan seçtiğim, gerek komik gerek duygusal bir kaç fotoğraf ve gif paylaşmıştım. O post için çok güzel yorumlar geldi. Ben de devam ettireyim o halde dedim ve şimdi de sizlerle Tumblr'da beğendiğim postları, bu post ile paylaşacağım.

Bakalım beğendiklerim arasında neler varmış neler?


Burada gördüğümüz minik bebişimizin ne fırlattığını inanın ki anlayamadım gitti. Büyük ihtimal para gibi görünüyor ama para niye bu kadar büyük olsun ki de demiyor değilim. Acaba bebiş küçücük minnacık bişey diye onlar kocaman mı görünüyor?


Bu iki arkadaş mıdır sevgili midir artık her neyseler adrenaline sağdan soldan girmişler valla.


Burada da kavganın ortasında herkese ağız burun daldığını sanıp da havaya giren bir arkadaşımızı görüyoruz. 


Ortaya karışık fan olmuş arkadaş.


İlk gördüğümde yarılasıca güldüğüm bir gif.


En hoşuma giden ve en çok beğendiğim gif de budur. Müzik!


Yalnız onlar kaldırıma halı mı sermişler!? Daha şimdi fark ediyorum!


Bize artislik yapan bir amcamız her an kafadan gözden olabilir. Aman dikkat diyoruz.


Geçtiğimiz günlerde bir maçtan kalan bu görüntüler gerçekten acayip komikti. Ronaldo ile konuşmaya çalışan Sabri'miz tüm uğraşlarına rağmen bir cevap alamayınca bu hayalinden vazgeçiyor ve koşarak olay mahallinden uzaklaşıveriyor.


Kapanışı da duygusal yapalım dedim. Kanser olan arkadaşları için saçlarını kazıtan bir grup örnek arkadaş, dost görüyoruz. Gerçekten düşünülmesi çok ince ve insanı derinden etkileyen bir olay. Her gördüğümde içimi duygu kaplıyor.

Beni Tumblr'dan takip altına almak için buraya tık tık!


Merhaba arkadaşlar,

Blogum Dergisinin Nisan sayısı dün çıktı!

Bu ay itibariyle, derginin sabit yazarları arasında ben de varım. Umarım bu benim için de, dergi için de iyi bir çalışma olur. Şahsen ben, böyle güzel bir derginin yazarlığını yapıyor ve yapacak olmaktan da gayet mutluyum.

Peki Blogum Dergisinin yeni sayısında yayınlanan yazımı merak mı ediyorsunuz? Yazımı okumak için tıkk tıkk! 

Dergiden okumak istiyorsanız aşağıdaki Expand kutucuğuna ''tıkk'' yapmanız yeterli olacaktır. Yazımın sayfası: 38-39


Blogum Dergisi Nisan Sayısı!


Merhaba arkadaşlar,

Blogum Dergisinin Nisan sayısı dün çıktı!

Bu ay itibariyle, derginin sabit yazarları arasında ben de varım. Umarım bu benim için de, dergi için de iyi bir çalışma olur. Şahsen ben, böyle güzel bir derginin yazarlığını yapıyor ve yapacak olmaktan da gayet mutluyum.

Peki Blogum Dergisinin yeni sayısında yayınlanan yazımı merak mı ediyorsunuz? Yazımı okumak için tıkk tıkk! 

Dergiden okumak istiyorsanız aşağıdaki Expand kutucuğuna ''tıkk'' yapmanız yeterli olacaktır. Yazımın sayfası: 38-39




Hepinize merhaba!

Blogumda, sizlere şimdiye kadar hep farklı şeyler sunmak için çaba gösterdim ve elimden geldiği kadar da bunlar faaliyete geçirdim. Gerek neşe, gerek hüzün, gerek bilgi aşıladım. 

Blogumda; edebi yazılar olsun, albüm yorumları, kitap yorumları, röportajlar olsun, bunların yanı sıra mizahi yazılar da yazıyorum. Mizahi yazılarımın hepsi, hemen hemen birbirinden güzel yorumlarınızla tamamlandı. Ama içime hep bir sıkıntı girdi açıkçası. Acaba gerçekten yazdıklarımla sizleri güldürmeyi başarabiliyor muyum diye. 

Bu düşüncemden yola çıkarak, Mert Emirmahmutoğlu arkadaşımla sizlere farklı bir şeyler sunmak istedik. Yazdığım mizahi yazıların yanında, bunları bazı videolarla tamamlayıp sizleri daha fazla güldürmeyi amaçlıyoruz. 

Tabii ki de yazıyor olmamla birlikte, hikayeleri sizlere anlatacak olan da direkt olarak ben olacağım. Çeken ve yöneten de Mert Emirmahmutoğlu olacaktır. 

Anlatacağımız hikayeler, birebir kendi yaşamış olduğum şeyler olacak. 


Aşağıda bir tanıtım videomuzu paylaştık. Bu kısacık video'nun kamera arkası çekimleri bile o kadar neşeli ve komik geçti ki, ileri ki günlerde o görüntülerden kesitleri de sizlerle paylaşmayı düşünüyoruz.

Bizi takipte kalın. 

Ve en önemlisi, bizi izliyor ve takip ediyor olduğunuz için hepinize ayrı ayrı teşekkür ederiz. 

Konuşan Kalem'den Yeni Bir Farklılık!


Hepinize merhaba!

Blogumda, sizlere şimdiye kadar hep farklı şeyler sunmak için çaba gösterdim ve elimden geldiği kadar da bunlar faaliyete geçirdim. Gerek neşe, gerek hüzün, gerek bilgi aşıladım. 

Blogumda; edebi yazılar olsun, albüm yorumları, kitap yorumları, röportajlar olsun, bunların yanı sıra mizahi yazılar da yazıyorum. Mizahi yazılarımın hepsi, hemen hemen birbirinden güzel yorumlarınızla tamamlandı. Ama içime hep bir sıkıntı girdi açıkçası. Acaba gerçekten yazdıklarımla sizleri güldürmeyi başarabiliyor muyum diye. 

Bu düşüncemden yola çıkarak, Mert Emirmahmutoğlu arkadaşımla sizlere farklı bir şeyler sunmak istedik. Yazdığım mizahi yazıların yanında, bunları bazı videolarla tamamlayıp sizleri daha fazla güldürmeyi amaçlıyoruz. 

Tabii ki de yazıyor olmamla birlikte, hikayeleri sizlere anlatacak olan da direkt olarak ben olacağım. Çeken ve yöneten de Mert Emirmahmutoğlu olacaktır. 

Anlatacağımız hikayeler, birebir kendi yaşamış olduğum şeyler olacak. 


Aşağıda bir tanıtım videomuzu paylaştık. Bu kısacık video'nun kamera arkası çekimleri bile o kadar neşeli ve komik geçti ki, ileri ki günlerde o görüntülerden kesitleri de sizlerle paylaşmayı düşünüyoruz.

Bizi takipte kalın. 

Ve en önemlisi, bizi izliyor ve takip ediyor olduğunuz için hepinize ayrı ayrı teşekkür ederiz. 


Çoğumuzun bildiği gibi Temmuz ayından itibaren sol tarafta görmüş olduğunuz GFC kalkıyor ve yerini BlogLovin alıyor. Bu durumun hoşuma gittiğini söyleyemem ama erkenden BlogLovin'e geçmenin daha iyi olacağını düşündüm. Ne kadar erken geçersek o kadar çabuk çözeriz ve GFC birden bire ortadan kalktığında elimiz ayağımız birbirine dolanmaz.

BlogLovin'e geçiş çok da zor değil. Kolay bir şekilde kaydolunabiliyor. Blogunuzu bağladığınız zaman da direk bir şekilde takip ettiklerinizin postları yayın olarak yer alıyor.

BlogLovin 'Sign Up'a tıklayarak gerekli yerleri doldurduktan sonra önünüze bir sayfa açılacak. Bu sayfa artık sizin BlogLovin sayfanız. Sağ tarafta bulunan isminizin yanındaki 'aşağı' oka tıklayarak Follow Buttons'u seçin.



Ardından karşımıza çıkacak olan sayfadan, blogunuza uygun olabileceğini düşündüğünüz bir butonu altında bulunan ''Get this icon'' yazısına tıklayarak seçebilirsiniz. 



''Get this icon'' yazısına tıkladığınızda karşınıza çıkacak olan pencerede bulun boş kısıma blogunuzun adresini yazıp ''Search''leyin. 


Bulunan blogunuzu seçiyorsunuz ve yeni açılacak olan pencerede ise Add Widget butonuna tıklayarak kolay bir şekilde Follow Button'u blogunuza yerleştiriyorsunuz.


Sizi takip edenler kayıt yaptığı zaman otomatik olarak onun BlogLovin sayfasında yer alıyorsunuz. Yani sizi tekrardan takibe alma gibi bir işlem yapmasına hiç gerek kalmıyor. Bunun dışında sizi takip etmek isteyecek olan yeni kişiler ise, blogunuza eklediğiniz BlogLovin Follow Button'una basıp, açılan sayfadan Follow yazan mavi kutucuğa tıkladıklarında kolay bir şekilde sizi takibe almış oluyorlar. 

Umarım BlogLovin hakkında açıklayıcı bir bilgi vermişimdir sizlere. Hadi hep beraber BlogLovin'e geçelim ve takipleşelim!

Aşağıda bulunan resme tıklayarak BlogLovin sayfama yönlenebilir ve beni takibiniz altına alabilirsiniz. 



Görüşmek üzere...

BlogLovin'e Geçelim...

Çoğumuzun bildiği gibi Temmuz ayından itibaren sol tarafta görmüş olduğunuz GFC kalkıyor ve yerini BlogLovin alıyor. Bu durumun hoşuma gittiğini söyleyemem ama erkenden BlogLovin'e geçmenin daha iyi olacağını düşündüm. Ne kadar erken geçersek o kadar çabuk çözeriz ve GFC birden bire ortadan kalktığında elimiz ayağımız birbirine dolanmaz.

BlogLovin'e geçiş çok da zor değil. Kolay bir şekilde kaydolunabiliyor. Blogunuzu bağladığınız zaman da direk bir şekilde takip ettiklerinizin postları yayın olarak yer alıyor.

BlogLovin 'Sign Up'a tıklayarak gerekli yerleri doldurduktan sonra önünüze bir sayfa açılacak. Bu sayfa artık sizin BlogLovin sayfanız. Sağ tarafta bulunan isminizin yanındaki 'aşağı' oka tıklayarak Follow Buttons'u seçin.



Ardından karşımıza çıkacak olan sayfadan, blogunuza uygun olabileceğini düşündüğünüz bir butonu altında bulunan ''Get this icon'' yazısına tıklayarak seçebilirsiniz. 



''Get this icon'' yazısına tıkladığınızda karşınıza çıkacak olan pencerede bulun boş kısıma blogunuzun adresini yazıp ''Search''leyin. 


Bulunan blogunuzu seçiyorsunuz ve yeni açılacak olan pencerede ise Add Widget butonuna tıklayarak kolay bir şekilde Follow Button'u blogunuza yerleştiriyorsunuz.


Sizi takip edenler kayıt yaptığı zaman otomatik olarak onun BlogLovin sayfasında yer alıyorsunuz. Yani sizi tekrardan takibe alma gibi bir işlem yapmasına hiç gerek kalmıyor. Bunun dışında sizi takip etmek isteyecek olan yeni kişiler ise, blogunuza eklediğiniz BlogLovin Follow Button'una basıp, açılan sayfadan Follow yazan mavi kutucuğa tıkladıklarında kolay bir şekilde sizi takibe almış oluyorlar. 

Umarım BlogLovin hakkında açıklayıcı bir bilgi vermişimdir sizlere. Hadi hep beraber BlogLovin'e geçelim ve takipleşelim!

Aşağıda bulunan resme tıklayarak BlogLovin sayfama yönlenebilir ve beni takibiniz altına alabilirsiniz. 



Görüşmek üzere...


Dün (Pazar günü) İskenderun Alışveriş Merkezi'nde düzenlenen markaların ilkbahar-yaz koleksiyonu defilesine katılan Simge Tertemiz ile defile sonrası harika bir röportaj gerçekleştirdik. Olabildiğinden fazlasıyla sıcak ve güler yüzlü. Aynı zamanda çok da güzel.

Kendisini çoğunuz Çılgın Dersane adlı sinema filmi ile tanıdınız. Şimdilerde ise Star Tv'de Pazar günleri saat: 12.00'de başlayan Süper Starlife magazin programında görüyoruz.

Bakalım röportajda Konuşan Kalem neler sordu, Simge Tertemiz ne yanıtlar verdi?

Konuşan Kalem: Modelliğe nasıl başladınız?

Simge Tertemiz: Ben 15 yaşında Best Model of Turkey yarışmasına katıldım. Kıvanç Tatlıtuğ'un birinci seçildiği sene. O zaman ben gelecek vadeden seçildim, yaşım çok küçük olduğu için. Sonra 2004 yılında tekrar katıldım. Çünkü hızımı alamadım, o tacı istiyordum. 2004'de katıldığımda Türkiye birincisi oldum. Best Model of The World'de de Türkiye'yi temsil ettim ve dördüncü seçildim. Daha sonrasında akabinde başladı modellik hayatım. Çok erken yaşta başlamış olmanın avantajlarını çok yaşadım. Şu an yaşım 25 ama en üst seviyelerde, doruğunda yaşıyorum mesleğimi. Hikayem böyle başladı.


Konuşan Kalem: Podyumdayken neler hissediyorsunuz?

Simge Tertemiz: Podyumdayken, her zaman söylüyorum Uğurkan Erez'in bir sözü vardı yarışmacıyken ben. ''Podyuma çıktığın zaman kendini dünyanın en güzel kadını gibi hissedeceksin, indiğin zamanda insanlarla eşit olduğunu unutmayacaksın.''  Bu çok güzel bir öğüt, ben bunu uyguluyorum. Her zaman da bu sebeple kazanan olduğumu düşünüyorum. Podyumdayken kendimi dünyanın en güzel kadını, en çekici kadını olarak hissettiğim için kendime bir özgüven gelip öyle yürüdüğüm için o elektriği yansıttığımı düşünüyorum ama podyumdan indiğim zaman da insanlarla eşdeğer olduğumun farkındayım. Hiçbir zaman burnu kaf dağında, egoları yüksek bir kız olmadım. Bu yüzden de sağ olsun seviyorlar beni. (gülüyoruz.) Mesleğimi de severek ve güzel bir şekilde yapıyorum.

Konuşan Kalem: Çılgın Dersane ilk sinema filminiz oldu. Ondan sonra bazı dizilerde konuk oyuncu olarak yer aldınız. Modellikten sonra oyunculuğa ardından da sunuculuğa geçtiniz. Bunların arasındaki geçişlerde bir zorluk yaşadınız mı?

Simge Tertemiz: Aslında çok fazla zorluk yaşamadım. Oyunculuk anlamında, biliyorsunuz Çılgın Dersane 1 ve 2'inci sinema filminde oynadım. Daha sonra Mert ile Gert dizisinde oynadım. Benim Annem Bir Melek dizisinde de oynadım. Bir çok dizide konuk oyuncu olarak yer aldım ama beni hiçbir zaman zorlamadı. Çünkü dediğim gibi ben bu mesleği yapmak için yaratılmışım, öyle hissediyorum. Çok küçük yaşlardan beri zaten bu mesleği yapacağımı biliyordum ve hep söylüyordum. O yüzden beni hiç zorlamadı zaten ilk sunuculuğumu 19 yaşında yapmaya başladım. O yaşımdan bu yaşıma kadar hala sunuculuğa devam ediyorum. Çoğu kanalda da sunuculuk yaptım. Şu anda ise Star'da Süper Starlife ile devam ediyorum. Ama bunlar beni hiç zorlamadı. Ben hepsini bir arada, dengede tutabiliyorum. Hepsine ayrı bir önem ve yer verdiğim için beni çok zorlamıyor.

Konuşan Kalem: Peki şu an bir dizi veya sinema filmi teklifi alsanız yanıtınız ne olur?

Simge Tertemiz: O film ve dizinin ne olduğuna bağlı. Oynamam dediğim, oynayamayacağım roller var. Asla yapmayacağım dediğim işler var, ona bağlı. Biraz da şans meselesi bu işler. İyi bir projede, iyi bir senaryo ve kadroyla kesinlikle yürüyor. Bunun en güzel örneklerinden biri de Kıvanç Tatlıtuğdur. Çok kaliteli ve güzel işlerde yer aldı ve çok iyi yerlere geldi, devam da ettiriyor. Bu şans işidir işte. Biraz da senaryo ve çalıştığın kişilerle alakalı. Öyle bir proje gelirse neden olmasın? Kesinlikle düşünürüm. Ama daha sonradan bir diziye dahil olmayı artık düşünmüyorum, konuk oyuncu olarak.


Konuşan Kalem: İş hayatınız yanı sıra bir de yeni anne oldunuz. Hamilelik süreci ve ondan sonraki süreç nasıldı?

Simge Tertemiz: Beni biliyorsunuz, çok sürprizlerle doluyum. Hamileliğim de sonrası da öyle oldu. Değişik bir hikayem var. 4.5 aylıkken hamile olduğumu öğrendim. O yüzden oğlumun adını Kayra koydum. Anlamı da Allah'ın lütfu demek. O bana Allah'ın verdiği bir lütuf. Kesinlikle öyle düşünüyorum ve iyi ki de olmuş. Anne olmak muhteşem bir duygu. Anlatılabilecek bir duygu değil. Hepsini bir arada yapıyor olmak, genç yaşta anne olmak, bu duygu tatmak, aynı zamanda mesleğime devam etmek, kariyerimi sürdürmek... Yani bilmiyorum, ben yaşantımdan gayet mutluyum. Hepsini idare edebiliyorum.

Konuşan Kalem: Bir model olarak mutlaka ki modayı takip ediyorsunuzdur. Fakat ''vazgeçilmezim'' dediğiniz bir tarzınız var mı?

Simge Tertemiz: Yani tam olarak bir adı yok tarzımın. Ben üzerime ne yakıştırıyorsam onu giyiyorum. Ne bohemim ne gotiğim. Hiç standart bir tarzım yok. Bir mini etek giyip de çıkabilirim, bol pantolon da giyebilirim. Ben kendime neyi yakıştırıyorsam, o günkü ruh halim neyse ona göre giyinirim. Bence moda da budur zaten. Moda, insan kendine neyi yakıştırıyorsa onu giymesidir. Moda olup, hiç yakışmayacak bir şeyi, vücuduyla alakası olmayan kişiler mesela giyiniyorlar. Neden? Moda diye... Öyle bir şey olur mu? Tekrar söylüyorum, moda insanın kendisidir, kendine yakıştırdığıdır.

Konuşan Kalem: Tabii ki bir çok genç kız sizi örnek alıyor, bir çoğunun da idolüsünüzdür. Onlara neler söylemek istersiniz?

Simge Tertemiz: Ben kesinlikle yeni gelecek olan nesillere, aileleriyle iç içe olmasını öneriyorum. Ailelerinin hiçbir zaman ellerini bırakmasınlar. Benim ailem bana öyle yaptı. 18 yaşına kadar beni hiçbir zaman yalnız bırakmadılar. Hatta iş görüşmelerine, ajans görüşmelerine, bütün her şeye annem elimden tutarak götürüyordu beni. Reşit olduktan sonra artık ve işi biraz çözdükten sonra serbest bırakmaya başladı yavaş yavaş. Bence daha doğrusu ailelerin çocuklarını, evlatlarını bırakmaması gerekiyor. Çünkü kurtlar sofrası. Zor bir meslek. Dışarıdan çok kolay görünebilir ama inanılmaz fedakarlık isteyen bir meslek. Bu yüzden aileler, çocuklarının arkalarında olsun. İşlerini en güzel şekilde yapsınlar, başka da tavsiye edebileceğim bir şey yok. Bir de disiplin çok önemli.

Konuşan Kalem: Yanıtlarınız için çok teşekkür ederim.

Simge Tertemiz: Ben teşekkür ederim.

Röportajdan Fotoğraflar: 



Fotoğraf çekimleri için; arkadaşım, dostum, kardeşim Sanem Burcu Pekel'e teşekkür ederim.

Simge Tertemiz Röportajım


Dün (Pazar günü) İskenderun Alışveriş Merkezi'nde düzenlenen markaların ilkbahar-yaz koleksiyonu defilesine katılan Simge Tertemiz ile defile sonrası harika bir röportaj gerçekleştirdik. Olabildiğinden fazlasıyla sıcak ve güler yüzlü. Aynı zamanda çok da güzel.

Kendisini çoğunuz Çılgın Dersane adlı sinema filmi ile tanıdınız. Şimdilerde ise Star Tv'de Pazar günleri saat: 12.00'de başlayan Süper Starlife magazin programında görüyoruz.

Bakalım röportajda Konuşan Kalem neler sordu, Simge Tertemiz ne yanıtlar verdi?

Konuşan Kalem: Modelliğe nasıl başladınız?

Simge Tertemiz: Ben 15 yaşında Best Model of Turkey yarışmasına katıldım. Kıvanç Tatlıtuğ'un birinci seçildiği sene. O zaman ben gelecek vadeden seçildim, yaşım çok küçük olduğu için. Sonra 2004 yılında tekrar katıldım. Çünkü hızımı alamadım, o tacı istiyordum. 2004'de katıldığımda Türkiye birincisi oldum. Best Model of The World'de de Türkiye'yi temsil ettim ve dördüncü seçildim. Daha sonrasında akabinde başladı modellik hayatım. Çok erken yaşta başlamış olmanın avantajlarını çok yaşadım. Şu an yaşım 25 ama en üst seviyelerde, doruğunda yaşıyorum mesleğimi. Hikayem böyle başladı.


Konuşan Kalem: Podyumdayken neler hissediyorsunuz?

Simge Tertemiz: Podyumdayken, her zaman söylüyorum Uğurkan Erez'in bir sözü vardı yarışmacıyken ben. ''Podyuma çıktığın zaman kendini dünyanın en güzel kadını gibi hissedeceksin, indiğin zamanda insanlarla eşit olduğunu unutmayacaksın.''  Bu çok güzel bir öğüt, ben bunu uyguluyorum. Her zaman da bu sebeple kazanan olduğumu düşünüyorum. Podyumdayken kendimi dünyanın en güzel kadını, en çekici kadını olarak hissettiğim için kendime bir özgüven gelip öyle yürüdüğüm için o elektriği yansıttığımı düşünüyorum ama podyumdan indiğim zaman da insanlarla eşdeğer olduğumun farkındayım. Hiçbir zaman burnu kaf dağında, egoları yüksek bir kız olmadım. Bu yüzden de sağ olsun seviyorlar beni. (gülüyoruz.) Mesleğimi de severek ve güzel bir şekilde yapıyorum.

Konuşan Kalem: Çılgın Dersane ilk sinema filminiz oldu. Ondan sonra bazı dizilerde konuk oyuncu olarak yer aldınız. Modellikten sonra oyunculuğa ardından da sunuculuğa geçtiniz. Bunların arasındaki geçişlerde bir zorluk yaşadınız mı?

Simge Tertemiz: Aslında çok fazla zorluk yaşamadım. Oyunculuk anlamında, biliyorsunuz Çılgın Dersane 1 ve 2'inci sinema filminde oynadım. Daha sonra Mert ile Gert dizisinde oynadım. Benim Annem Bir Melek dizisinde de oynadım. Bir çok dizide konuk oyuncu olarak yer aldım ama beni hiçbir zaman zorlamadı. Çünkü dediğim gibi ben bu mesleği yapmak için yaratılmışım, öyle hissediyorum. Çok küçük yaşlardan beri zaten bu mesleği yapacağımı biliyordum ve hep söylüyordum. O yüzden beni hiç zorlamadı zaten ilk sunuculuğumu 19 yaşında yapmaya başladım. O yaşımdan bu yaşıma kadar hala sunuculuğa devam ediyorum. Çoğu kanalda da sunuculuk yaptım. Şu anda ise Star'da Süper Starlife ile devam ediyorum. Ama bunlar beni hiç zorlamadı. Ben hepsini bir arada, dengede tutabiliyorum. Hepsine ayrı bir önem ve yer verdiğim için beni çok zorlamıyor.

Konuşan Kalem: Peki şu an bir dizi veya sinema filmi teklifi alsanız yanıtınız ne olur?

Simge Tertemiz: O film ve dizinin ne olduğuna bağlı. Oynamam dediğim, oynayamayacağım roller var. Asla yapmayacağım dediğim işler var, ona bağlı. Biraz da şans meselesi bu işler. İyi bir projede, iyi bir senaryo ve kadroyla kesinlikle yürüyor. Bunun en güzel örneklerinden biri de Kıvanç Tatlıtuğdur. Çok kaliteli ve güzel işlerde yer aldı ve çok iyi yerlere geldi, devam da ettiriyor. Bu şans işidir işte. Biraz da senaryo ve çalıştığın kişilerle alakalı. Öyle bir proje gelirse neden olmasın? Kesinlikle düşünürüm. Ama daha sonradan bir diziye dahil olmayı artık düşünmüyorum, konuk oyuncu olarak.


Konuşan Kalem: İş hayatınız yanı sıra bir de yeni anne oldunuz. Hamilelik süreci ve ondan sonraki süreç nasıldı?

Simge Tertemiz: Beni biliyorsunuz, çok sürprizlerle doluyum. Hamileliğim de sonrası da öyle oldu. Değişik bir hikayem var. 4.5 aylıkken hamile olduğumu öğrendim. O yüzden oğlumun adını Kayra koydum. Anlamı da Allah'ın lütfu demek. O bana Allah'ın verdiği bir lütuf. Kesinlikle öyle düşünüyorum ve iyi ki de olmuş. Anne olmak muhteşem bir duygu. Anlatılabilecek bir duygu değil. Hepsini bir arada yapıyor olmak, genç yaşta anne olmak, bu duygu tatmak, aynı zamanda mesleğime devam etmek, kariyerimi sürdürmek... Yani bilmiyorum, ben yaşantımdan gayet mutluyum. Hepsini idare edebiliyorum.

Konuşan Kalem: Bir model olarak mutlaka ki modayı takip ediyorsunuzdur. Fakat ''vazgeçilmezim'' dediğiniz bir tarzınız var mı?

Simge Tertemiz: Yani tam olarak bir adı yok tarzımın. Ben üzerime ne yakıştırıyorsam onu giyiyorum. Ne bohemim ne gotiğim. Hiç standart bir tarzım yok. Bir mini etek giyip de çıkabilirim, bol pantolon da giyebilirim. Ben kendime neyi yakıştırıyorsam, o günkü ruh halim neyse ona göre giyinirim. Bence moda da budur zaten. Moda, insan kendine neyi yakıştırıyorsa onu giymesidir. Moda olup, hiç yakışmayacak bir şeyi, vücuduyla alakası olmayan kişiler mesela giyiniyorlar. Neden? Moda diye... Öyle bir şey olur mu? Tekrar söylüyorum, moda insanın kendisidir, kendine yakıştırdığıdır.

Konuşan Kalem: Tabii ki bir çok genç kız sizi örnek alıyor, bir çoğunun da idolüsünüzdür. Onlara neler söylemek istersiniz?

Simge Tertemiz: Ben kesinlikle yeni gelecek olan nesillere, aileleriyle iç içe olmasını öneriyorum. Ailelerinin hiçbir zaman ellerini bırakmasınlar. Benim ailem bana öyle yaptı. 18 yaşına kadar beni hiçbir zaman yalnız bırakmadılar. Hatta iş görüşmelerine, ajans görüşmelerine, bütün her şeye annem elimden tutarak götürüyordu beni. Reşit olduktan sonra artık ve işi biraz çözdükten sonra serbest bırakmaya başladı yavaş yavaş. Bence daha doğrusu ailelerin çocuklarını, evlatlarını bırakmaması gerekiyor. Çünkü kurtlar sofrası. Zor bir meslek. Dışarıdan çok kolay görünebilir ama inanılmaz fedakarlık isteyen bir meslek. Bu yüzden aileler, çocuklarının arkalarında olsun. İşlerini en güzel şekilde yapsınlar, başka da tavsiye edebileceğim bir şey yok. Bir de disiplin çok önemli.

Konuşan Kalem: Yanıtlarınız için çok teşekkür ederim.

Simge Tertemiz: Ben teşekkür ederim.

Röportajdan Fotoğraflar: 



Fotoğraf çekimleri için; arkadaşım, dostum, kardeşim Sanem Burcu Pekel'e teşekkür ederim.



Gözlerimi aralıyorum acıyla. Bir soğukluk, bir ıslaklık hâkim bedenimde. Hareket edemiyor, öylece duruyordum. Gözlerimi tam olarak açtığımda, bir şeyin üzerine yatırılmış ve bağlanmış olduğumu fark ediyorum. Ne içten bir tepki ne de dışarı çıkardığım bir anlamsızlık öfkesi… Hiçbir şey konuşmuyor, hiçbir tepki vermiyordum.

Başımı doğrultmak istedim. Acı çeke çeke de olsa görebildim her şeyi. İşte o an korku ile kafamı arkaya doğru sertçe bıraktım. Üzerinde çırılçıplak bağlanmış olduğum, ne olduğunu hala anlayamadığım şeye kafamı çarptım, şiddetle. Acıdan gözlerimi bastırdım ve dişlerimi sıktım. Bağıramadım, bağıramazdım.

Henüz odada yalnız olduğumu düşünürken şimdi on, belki de yirmi kişi, ellerinde isimlerini bilmediğim korkunç şeylerle başıma toplanmış ve her an bana bir şeyler yapacaklarmış gibi tetikte bekliyorlardı. Boş gözlerle baktım hepsine, tek tek.

İşte o an… O an, çırılçıplak olan hayallerimle yalnız başıma olduğumu anladım. Düşmanlarım karşımda toplanmış, beni yok etmeye çalışıyorlar. Hayır, direnmem lazım. Ne bana dokunabilecekler, ne de hayallerime. Yalnız da kalsam, karanlıklar içerisinde sessizliğin yüksek sesini işitsem de, aynada kendi yansımam ile konuşsam ve çığlıklar içerisinde bunlara ağlayacağımı bilsem de direnecektim.

Gözlerimi kapadım ve uyanmak istedim. Biliyordum ki bu bir kâbus. Uyanacaktım, her şey sona erecekti. Her zaman ki içerisinde mutluluk olan hayatıma dönecek ve bu kâbusu da hiç görmemiş gibi, aldırış etmeden yaşamaya devam edecektim. Beni hiç terk etmeyen rengârenk kelebeklerime gülümseyecektim. Karanfillerimin kokusunu ciğerlerime doldurup bir ‘Günaydın’ eşliğinde öpecektim hepsini.

Biliyorum ki her şey güzel olacak. Biliyorum ve kendime inanıyorum.

Siz de inanmaktan vazgeçmeyin. Ne olursanız, kim olursanız ve nerede olursanız olun hepiniz çok değerlisiniz. Hepinizin kendince hayalleri var, gerçekleştirmek istediği. Hepsi gerçekleşecek. Umudunuzu yitirmeyin. Fakat önce kendinize inanın, sonra ayna karşına geçip kendinize gülümseyin. ‘’Her şey güzel olacak’’

Bu yazım, Blogum Dergisi'nin Şubat sayısında da yer aldı. Görmek için tık tık

Sessizlikten Kopan Çığlık



Gözlerimi aralıyorum acıyla. Bir soğukluk, bir ıslaklık hâkim bedenimde. Hareket edemiyor, öylece duruyordum. Gözlerimi tam olarak açtığımda, bir şeyin üzerine yatırılmış ve bağlanmış olduğumu fark ediyorum. Ne içten bir tepki ne de dışarı çıkardığım bir anlamsızlık öfkesi… Hiçbir şey konuşmuyor, hiçbir tepki vermiyordum.

Başımı doğrultmak istedim. Acı çeke çeke de olsa görebildim her şeyi. İşte o an korku ile kafamı arkaya doğru sertçe bıraktım. Üzerinde çırılçıplak bağlanmış olduğum, ne olduğunu hala anlayamadığım şeye kafamı çarptım, şiddetle. Acıdan gözlerimi bastırdım ve dişlerimi sıktım. Bağıramadım, bağıramazdım.

Henüz odada yalnız olduğumu düşünürken şimdi on, belki de yirmi kişi, ellerinde isimlerini bilmediğim korkunç şeylerle başıma toplanmış ve her an bana bir şeyler yapacaklarmış gibi tetikte bekliyorlardı. Boş gözlerle baktım hepsine, tek tek.

İşte o an… O an, çırılçıplak olan hayallerimle yalnız başıma olduğumu anladım. Düşmanlarım karşımda toplanmış, beni yok etmeye çalışıyorlar. Hayır, direnmem lazım. Ne bana dokunabilecekler, ne de hayallerime. Yalnız da kalsam, karanlıklar içerisinde sessizliğin yüksek sesini işitsem de, aynada kendi yansımam ile konuşsam ve çığlıklar içerisinde bunlara ağlayacağımı bilsem de direnecektim.

Gözlerimi kapadım ve uyanmak istedim. Biliyordum ki bu bir kâbus. Uyanacaktım, her şey sona erecekti. Her zaman ki içerisinde mutluluk olan hayatıma dönecek ve bu kâbusu da hiç görmemiş gibi, aldırış etmeden yaşamaya devam edecektim. Beni hiç terk etmeyen rengârenk kelebeklerime gülümseyecektim. Karanfillerimin kokusunu ciğerlerime doldurup bir ‘Günaydın’ eşliğinde öpecektim hepsini.

Biliyorum ki her şey güzel olacak. Biliyorum ve kendime inanıyorum.

Siz de inanmaktan vazgeçmeyin. Ne olursanız, kim olursanız ve nerede olursanız olun hepiniz çok değerlisiniz. Hepinizin kendince hayalleri var, gerçekleştirmek istediği. Hepsi gerçekleşecek. Umudunuzu yitirmeyin. Fakat önce kendinize inanın, sonra ayna karşına geçip kendinize gülümseyin. ‘’Her şey güzel olacak’’

Bu yazım, Blogum Dergisi'nin Şubat sayısında da yer aldı. Görmek için tık tık

Fotoğrafım
Edirne, Ayşekadın, Türkiye
19 Ocak 1996, İskenderun doğumlu. Trakya Üniversitesi Halkla İlişkiler ve Tanıtım bölümü mezunu. 13 yaşından beri blogger. 2012 Hürriyet Bumerang Ödülleri'nde En Uyumlu site üçüncülüğüne hak kazandı. İlk kitabı İkinci Kadının Hikâyesi ise Temmuz 2016 yılında basıldı. Tüm kitabevleri ve online kitapçılarda satışta.